DAİMA BAŞKALARI MI SUÇLU

Siz hiç yarım bir minare gördünüz mü? Bombalanmış bir minare… Duvarları delik evler gördünüz mü, tüm duvarlarında kurşun izi olan? Yalnızca Müslüman olduğu için katledilmiş, soykırıma uğramış bir halk gördünüz mü hiç? Gördünüz, hepimiz gördük, tüm dünya gördü.

Bosna‘da, Avrupa’nın tam ortasında, üstelik yirminci yüzyılda, bütün dünyanın gözü önünde…

Binlerce insan, binlerce Müslüman vahşice katledildi, bir halk yok edilmeye çalışıldı tüm dünyanın gözü önünde, soykırıma uğradı. Tek bir suçları(!) vardı: Müslüman olmaları. Tüm İslâm dünyası gördü, Hristiyan ve Yahudi dünyası da, tüm Avrupa, Asya ve Afrika da… Tüm dünya izledi bu soykırımı, tüm dünya izlemekle yetindi. Tabi sadece izlemekle yetinmeyenler de oldu; barış elçilerimiz izlemekle yetinir mi hiç? Sözde barış elçisi BM savunmasız binlerce insanı -barışyalanına inanıp silahlarını bırakıp kendilerine sığınan savunmasız binlerce
insanı- katillere elleriyle teslim etti. Dünya tarihine binlerce yeni işkence geçti o günlerde Srebrenica‘da. İşkencelerden etkilenen BM askerleri insan hakları mahkemesinden tazminat alırken 8372 canın ve daha yüzlercesinin katillerine 40 yıl hapis verildi, kimisi cezalandırılmadı yıllarca, kimisi mahkemede zehir içerek kaçtı cezasından.

Nasıl da öfkelendiriyor değil mi bizi bu durum, nasıl da yakıyor canımızı? Peki, sonra ne mi oldu? Aradan yıllar geçti, bu kez Batı’dan Doğu’ya çevirdik gözlerimizi. Hani izlemekle yetinmiştik ya İslâm dünyası olarak Bosna’yı. Şimdi Doğuya, Suriye‘ye diktik gözlerimizi. Ve bir ses yankılandı kulaklarımızda Batı’dan, Bosna’dan süzülüp gelen bir ses: “Ne yaparsanız
yapın ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.” Oysa biz yalnızca 11 Temmuzlarda sosyal medyada paylaşmakla yetinmiştik bu sözü, tıpkı soykırımı izlemekle yetindiğimiz gibi. Hiç hatırlamadık yılın diğergünlerinde; Suriye’den, Filistin’den, Myanmar’dan acı haberler geldiğinde. Hiç düşünmedik üzerine ve belki de hiç okumadık devamını: “Dünya üzerindeki Müslümanların vaziyetini düşündüğümde, ilk sorum hep şu olur: Acaba hakettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz, acaba vaziyetimiz ve mağlubiyetlerimiz
konusunda daima başkaları mı suçlu? Eğer biz suçluysak -ki ben böyle olduğu kanaatindeyim- yapmamız gereken neyi yapmadık, yahut yapmamamız gereken neyi yaptık? Bana göre bunlar, bizim imrenilmeyecek vaziyetimizle ilgili iki kaçınılmaz sorudur.”

Ve soruyorum size şimdi daima başkaları mı suçlu? Dünyanın en gelişmiş genetik laboratuvarları Bosna Hersek’te. Neden mi? Hâlâ bulunan toplu mezarlardaki kemiklerden kimlik tespiti yapılıp her yıl 11 Temmuz’da defnediliyor. Bir mezardan çıkan yüzlerce kemik, her biri başka bir insana ait, başka birinin abisi, başka birinin amcası, babası belki de evladı… Ve daha vahşi olanı bir insana ait bir kemik bir mezardan çıkarken diğeri kilometrelerce öteden çıkabiliyor. Canımızı yakıyor değil mi bunları duymak?

Katliamı yapan Mladiç, katliamdan hemen sonra kameralara bağırıyor: “Bugün Türklerden intikamımızı aldık!” Ve bir sitem süzülüyor Bosna’daki kardeşlerimizden “Bizi burada siz Türksünüz diye katlediyorlar, fakat Türkiye’ye gittiğimizde bize siz Boşnaksınız diyorlar.” Hangisi daha can yakıcı karar veremiyorum. Sene 2019, Türkiye’deki Suriyelikardeşlerimize yapılan muameleyi düşünmek bile istemiyorum. Suriye, Yemen, Doğu Türkistan, Filistin… İslâm coğrafyası… Diğer ismi ile Barış coğrafyası. Savaşın, kıtlığın, ölümün boy gösterdiği barış coğrafyası! Acının coğrafyası! Soruyorum size başkaları mı suçlu?

“Biz koyun olduğumuz için onlar kurt oldular.”  diyor Aliya. “Eğer bütün dünya Yahudileri adil olmayan ve saldırgan bir savaşı desteklemek için bir araya gelmişlerse, adil bir barışı temin maksadıyla Müslümanların yine adil olan bir savunmada organize olmalarına daha fazla hakları vardı.” Hakkımız var bir araya gelmeye, birlik olmaya, sarılmaya sımsıkı hakkımız var. Ve asla ödeyemeyeceğimiz haklarımız var üzerimizde; Afrika’da açlıktan can veren 15 haftalık bebeğin, Suriye’de bombalar altında kalan 15 aylık bebeğin, Siyonizm’in özgürlüğünü aldığı 15 yaşındaki çocuğun… Bir bir hepsinin hakkı var üzerimizde. Eğer biz birlik olmadık diye ölüyorsa çocuklar, bir bir hakları kaldı üzerimizde melek olmuş her çocuğun.

“Zira aşkın ve dayanışmanın olduğu yerde ölüm değil hayat vardır, İslam âlemi çöl değildir, o sürülmeyi bekleyen eşsiz bir tarladır.” Bir kez daha nadasa bırakmayalım bu eşsiz tarlayı. Aşkımızı serelim yolumuza, irkilelim ve kalplerimize gelelim artık. Silelim zihnimizdeki haritalardan kalma sınırları ki yalnızca haritalarda kalır sınırlar, gönlün sınırı yoktur. İslâm’ın gönüllerimiz işlediği dayanışmayla Sezai Karakoç cevabı verelim kaç kardeşsiniz diye soranlara “bir buçuk milyar”. Yürüyelim yılmadan “Nerede kaldınız?” diye hesap soran kardeşlerimizin yanına, yürüyelim hep birlikte El-Aksa‘dan düşen taşı kaldırmaya.  Sevgi tohumları ekelim geçtiğimiz topraklara ki kan değil gül kızıllığı olsun İslâm coğrafyasında, barış olsun yine adımız.

Sözlerin en güzeliyle son vermek istiyorum cümlelerime: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşteAllah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”

MERVE EKMEKCİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir