ÖZEL BİR ÖMÜR

Ocak’ta soykırıma uğrayan Yahudileri gözyaşıyla, zalim Hitler’i de nefretle an!

Şubat’ta bir sevgilin yoksa hemen edin, varsa da sakın onun için özel bir şeyler yapmayı unutma!

Mart’ta kadınların ne kadar önemli olduklarını törenle, yürüyüşle onlara hatırlat!

Nisan’da önüne gelene şaka şuka yap! Ortalık biraz şenlensin.

Mayıs’ta sakın annene hediye alıp yüzünü güldürmeyiunutma!

Haziran’da babana ayıp olur ona da bir hediye vermeyi sakın aklından çıkarma!

Kaldı mı başka anmadığımız, hatırlamadığımız, iltifat edip hediye almadığımız birileri?

Aslında senenin her ayı, daha doğrusu her haftası özel bir güne ayrılmış durumda zaten ama senenin ilk altı ayını bu yoğun tempoda geçirince sıra neyi anmaya, kutlamaya gelecek akılda tutmak zor oluyor. Birbirinden ruhsuz ve samimiyetsizortamlarda idrak edilen, törenleştirilen sayısız gün ve geceler yeryüzünde kaç kişiyi mutlu ediyor acaba? İlla ki birileri az biraz mutlu olsa da hızla akıp giden şu hayatta hatırlanacak başka bir gün bulamayanlar, arayanı soranı azalanlar hatta kalmayanlar ile mutluluğu maddî göstergelerde arayanlar bir teselli ödülü almışçasına o günün gecesinde sevinçle başını yastığa koyuyor olsa gerek. Ama birileri bu şekilde yapay mutluluklara sarılırken aynı zamanda birileri de tam aksine hatırlanmamanın, aranıp sorulmamanın, bir çiçeğin bile çok görülmesinin dayanılmaz ağırlığında ezilerek giriyor o gece yatağa. Başkalarının bu geçici mutluluklarına hayıflanarak ve iç geçirerek gününü tamamlıyor yalnız başına.

İşin özünde değerli kâğıt parçalarının birilerinden başkalarına gitmesini sağlayıp asla durmaması gereken iktisadî çarkları döndürmekten başka bir amacı olmayan bu günler, sadece çarkın başındakileri mutlu etmekte. Bu hırs içinde oluşturulan atmosfer insanın kendini avutmasından öteye gidemiyor ki zaten. Aynı şekilde yitip giden nice kırık kalp bu denklemin çözülemeyen parametresi olmuş kime ne?

Bu yalnızlık ve mutsuzluk denklemini kuranların denklemi çözmek gibi bir derdi olsaydı eğer, hayatın içine yerleştirilmiş kısa molalardan ibaret “özel günleri” elbette ki “özel anlara” çevirirlerdi. Her anını o özel insanların, yalnızların, ezilmişlerin, dışlanmışların yüzünde bir gülücük bırakmaya adarlardı.

Peki, sadece kırık kalplere değil, tüm gönüllere saadeti vadeden bir sistemin temsilcileri nerede bu denklemde?

Cenneti annelerin ayağına seren, Allah’ın rızasını anne babanın rızası ön şartına bağlayan, tebessümü sadaka sayan, yetimin/mazlumun kalbini kazanmayı Cennet’in anahtarı gören, üstünlüğü sadece sorumluluk bilincine (takvaya) bağlayarak kadını erkekten ayrı tutmayan/geride bırakmayan bir inancın mensupları ömürlerinin her gününü özel bir günher anını özel bir fırsat olarak göremiyorsa kalbine yerleşen inan bir kontrol etmelidir herhâlde. Zira ister anneyi ister babayı, ister eşi ister tüm kadınları, ister bir yetimi ister tüm bir mazlum halkı anmadan, hatırda tutmadan dahası onlar içinbir şeyler yapmadan geçirilmiş her gün boşa gitmiş, ziyan olmuş bir gündür bu inanç sisteminde. Cennet ucuz değil ki bir günlük “yarım elma gönül almalarla” kazanılsın! Parayla değil ki göz dolduran rutin hediyelerle satın alınsın! Ebedîsaadeti istiyorsa insan eğer, Allah “değil özel bir gün”, “özel bir ömür” vermiş herkese zaten!

Eğer sen ya da ben, Kadın erkek herkesi aynı nefisten/özden yaratan (Araf, 189) Allah’ı güzelce anlatabilseydik insanlara;

Eğer sen ya da ben, “Cenneti annelerin ayakları altına seren İslâm’ı” hakkıyla tebliğ edebilseydik insanlara;

Eğer sen ya da ben, “Anne babana Öff! bile deme diyen Kur’an’ı” anlaşılır bir şekilde okuyabilseydik insanlara;

Eğer sen ya da ben, Sizin en hayırlınız eşine en iyi davrananızdır diyen ‘Eş/Koca’ Peygamberden dürüstçe bahsedebilseydik insanlara;

Eğer sen ya da ben, Kızı Fatıma odaya girince ayağa kalkan ‘Baba’ Peygamberi” dosdoğru tanıtabilseydik insanlara;

Eğer sen ya da ben öğrenseydik bütün bunları doğrusu ile;

Eğer sen ya da ben anlatsaydık bütün bunları güzellik ile;

Eğer sen ya da ben yapsaydık tün bunları lâğı ile;

Eğer sen ya da ben yaşasaydık bütün bunları hakkı ile;

Müslümanların nice can verip de fethettiği o şehirde,

Müslümanım deyip minareler yükselttiği bu ülkede,

Şu devirde kutlanan bir kadınlar gününde,

Hiç ıslıklanır mıydı Ezan-ı Muhammedî İstiklal Caddesinde?

ŞAHABEDDİN KUTLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir