TARÇIN KOKULU

Kendimden koparıp götürecek olsam anılarımı hangileri olurdu civarımda? Bir kitap olsam neresinden yazmaya başlardım ömrümün? Etrafı telaşa vermeden daha ne kadar gidebilirdim uzağa? Kendimi bulmak uğrana, bu kadar kaybettiğime değdi mi? Bu kadar soru arasında, yönünü kaybetmiş bir yelkenli gibi değil miyim? Hangi rüzgâr kavuşturacak beni limanıma? Elbette ki hiçbiri.  En son tüm yelkenleri söküp attığımı, limanları yaktığımı ne de çabuk unuttum. Her endişede büyük rehavete kapılıp yitirmedim mi ne varsa? Şimdi kendimden ve puslu hatıralardan geriye ne kaldıysa Orandayım ve yaşıyorum. Önümden türlü güzellikler geldi geçti; hiçbiri benim olmadı, hiçbirinin olmadım.

Adam otobüs durağına ilerlerken dün gece gördüğü rüyanın gerçekliğini düşünüyordu. Rüyasına pek anlam verememişti. Sorular ve cevaplar yığınına dönmüş bu rüyayı nasıl hayra yoracaktı? Düşünce deryasında boğulmaya ramak kalmışken şemsiyenin üstüne düşmüş yağmur taneleri, yeniden intiharı seçti. Gözlüğün camına gelen yağmur damlasıyla uzun süre bakıştılar. Yağmur damlası çarpmanın etkisiyle camın tamamını kaplamıştı. Her mevsim gözü yaşlı olmaya alışmıştı artık. Bazen gözüne düşenleri, bazen gözünden düşenleri temizlemek onun için artık zor olmuyordu. Durağa vardığında ilk işi çantasından gözlük bezini çıkarmak oldu. Sonra büyük bir keyifle camları ovalamaya başladı. Damlalar, üstü gazete kâğıtlarıyla kaplanmış faili meçhul bir cinayete kurban gideni andırıyordu. Gazetenin manşetinde yazanlar durumu özetler gibiydi. Gözüm yaş günün kutlu olsun! Nihayet otobüs gelmişti. Otobüs artık onu istediği yere değil; bir zorunluluğa götürüyordu. Eskisi gibi değildi gitmeler. Ne giden gittiğinden ne de kalan kaldığından bir şey anlıyordu. Zamanı tüketmekten ibaretti gidişler…

Otobüse her binişinde henüz ömrünün baharındayken gördüğü tarçın kokulu kızı arıyordu. Aslında burada olması çok zayıf bir ihtimaldi. Ama olsundu, o tüm olasılıklarıyla seviyordu. Yüzünü hâlâ hatırlayabiliyordu.  Teknoloji karmaşası, her gün önüne türlü suretleri olur olmaz yerlerde çıkarsa da onu görebiliyordu. Gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçekleri görebilir, demiyor muydu Küçük Prens? Tarçın kokulu kızı yüreğiyle gördüğünü çok sonra anlamıştı. Ondan sonra yalnızlığının bir anlamı olmuştu. Boşluğa dayanmış gibi düşe kalka yürüyen bedeni, bir elif gibi dik ve emin adımlarla yol alır olmuştu. Dünya keyifli bir yer olmaya başlamış ve mevsimin her rengi güzel gelir olmuştu yüreğine. Bir tarçın kokulu kız için miydi tüm bunlar? Henüz kendisi de buna iyi bir cevap bulamıyordu. Aklına nergisin sudaki yansımasını görüp kendisine sevdalanması geldi. Yoksa kendine duyduğu özlemimi sonlandırmıştı tarçın kokulu. Kendini sevecek kadar kibir sahibi olmanın utancını nasıl yaşardı? İçindeki bu ilahi kıpırdanışın bir anlamı olmalıydı. Yüreğine nicedir ekilen sevgi tohumlarının şimdi yeşereceği tutmuştu. Bambu gibi bin bir özenle toprağın bağrına bırakılan ufacık tohumun beş yıl aradan sonra yeryüzüne merhaba deyip hızlıca uzamasına benzemiyor muydu? Günlük hayatında bu kadar derine dalamayan biri için bu kadar düşünce bir kargaşa sebebi olabilirdi. Camlardan izlerken dünyayı kendisiyle yaptığı kısa sohbeti yarıda kesti. Otobüslere konulan anons sistemi ineceği durağın adını çoktan ilan etmişti. Vurgu ve tonlamalarında sıkıntı olsa da bu hizmeti çok yerinde bulmuştu. Artık insanlar gitmek istedikleri yerde daha rahat inebiliyorlardı. Böylesi bir sistemin insan ilişkilerinde kullanılabilecek şekli de yapılmalıydı. Gitmek isteğimiz kişinin durağında inmek ne büyük hizmet olurdu

KORHAN KARAKAYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir