APA

Bölüm I

Güneş, Uludağ’ın tepesini aşıp içini ısıtıyordu. Ufak bir esinti tüylerini diken diken etmeye yetmişti. Hiç tanımadığı bu yeri gözleriyle süzmeye başladı. Bu bir ayrılık zamanıydı, ana kucağından devlet ocağına 13 yaşında başlayan uzun ve yorucu bir yolculuğun ilk adımıydı. O güne kadar evden hiç ayrılmamıştı ama bu ayrılık onu evden tamamen koparacaktı. Dönüşü olmayan bir yola çıkmıştı bile, başına gelecekleri umursamıyordu çünkü hayal gücü çekeceği acıları kavrayacak kadar gelişmemişti henüz. Dedesi, babası, annesi ve kardeşleri de gelmişti uğurlamaya. Cantık yemeğe götürdü dedesi, ne de olsa tek oğlunun ilk erkek oğlu, soyadı devralacak kişi, çok büyük bir şey başarmıştı. Dedesini gururlandırmıştı. Uzunca bir süre beraber yemek yiyemeyeceklerdi, bu da o anı önemli kılıyordu. Yediği her lokma adeta hafızasına kazınıyordu. Uzun süre hatırlayacağı mutlu kesitler biriktiriyordu aklında. Kardeşlerinin yüzlerini en ince ayrıntısına kadar belleğine attığını o zaman fark etmemişti, aralarına en güzel zamanlarını beraber geçirme şansını yok eden engelleri gelecek kaygısıkoymuştu ama o, bunun için yıllar boyu kendini suçlayacak, onlara ağabeylik vazifesini yerine getiremediği için hep bir yanı buruk kalacak ve bu sebeple onları kalbinin en güzel yerine saklayıp üstünü bir daha açmamak üzere dağlayacaktı. Buna mecburdu. Herhangi bir duygusallık belirtisi zayıflık göstergesi sayılıyordu geldiği yerde. Artık adam olmalıydı. Velisi bile değişmişti, özlük hakları ana-babasına değil devlete aitti. Kuşun yuvadan uçma vakti gelmişti sonunda. Erken gelmiş olacak ki etrafında kendi gibi olan çok az kişi vardı.Gitmeden herkese sarıldı, annesi omuzunu göz yaşları ile yıkarken babası içine akıtıyordu damlaları. Kardeşleri metanetli çıkacaklar, ağabeyleri nizamiyeden geçene kadar renk vermeyeceklerdi ama sonunda kendilerini koyuverip hüngür hüngür ağlayacaklardı arabada. Dedesi çok gururluydu, gözlerinin içi gülüyordu. Kendi ise hissizdi, sanki kader onun iradesi dışında hayatını öyle bir şekillendirmişti ki soluğu burada almıştı.

“Allah’a emanet ol oğlum.” diyebildi annesi. Gerisini söylemeye nefesi yetmedi.

“Aman be gelin, ne üzüyorsun kendini. Bak oğlan kendini kurtardı artık. Devlete sırtını dayadı. Artık bize karada ölüm yok.” dedi ve tebessüm etti. Annenin yüreği dağlansa dasaygısızlık etmemek adına sustu, boğazında düğümlenen acıyı baldıran zehri gibi yuttu ve hem beyazlatmaya hem de dökmeye başladı saçlarını. Hem kolay mıydı öyle biricik evladını daha lise çağında başkasının eline emanet etmek? Daha onun bebekliğinde, kendi yiyemediğine hiç üzülmezdi de oğlu sütten kesilince mamasını suyla yapmak zorunda olmak, akranlarından daha kötü şartlar altında yaşadığını görmek onda çok derin yaralar bırakırdı. Şimdi durumları az da olsa iyileştiği için tencereyle koşuyordu peşinden, adeta aradaki açığı kapatmak istercesine.

“Artık gidelim hatun, çocuk da yeni yuvasına alışsın yavaştan.” diye seslendi babası annesine. İçinden feryatlar koparmak geliyordu ama oğlunun yanında dik durmalıydı ki oğlu da kendi gibi dik durabilsindi. Hem kendi babası da ona öyle öğretmişti, evin tek oğlu olması ve 5 ablaya sahip olması ona bu yükümlülüğü doğduğu günden yüklemişti. Adeta yanında duran babasına bakarken tüm bunları hatırladı ve oğluna dönüp bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetti içinde.

“Aman oğlum, sakın büyüklerine saygısızlık yapma, efendiliğini bozma. Her zaman dinlemeyi bil ki sen konuştuğunda diğerleri de seni dinlesin. Sakın kimseden borç alma, kimseye de borç verme çünkü para denilen lanet şey iki kardeşin bile arasını bozar. Gerçi sen zeki çocuksun bilirsin yapman gerekenleri ama ben yine de hatırlatayım. E artık kocaman adam oldun, kendi başının çaresine bakma vaktin geldi. Bak hem kardeşlerin de burada, onlara da örnek olman lazım ki ileride onlar da abileri gibi başarılı olsunlar.” Bir an duraksadı, aklı dumura uğramış gibiydi. Kendini o kadar sıkışmış hissetti ki hiçbir şey diyemedi. Garip bir sessizlik hakim oldu etrafa. Belli ki adamcağızın daha söyleyecekleri vardı da sussa daha iyi olacaktı. Hem böyle ayrılmak daha acısızdı herkes için.

“Hadi siz gidin artık baba, hem ancak varırsınız hava kararmadan. Ben intibakta alıştım sayılır zaten, hem intibakta 5. gruptan tanıdığım bir sürü arkadaşım da gelecek. Beni düşünmeyin siz.” İntibak; bu söz onu birden üç ay öncesine götürmeye yetti.

“Herkes üstündekileri çıkarsın, sadece donunuz kalacak geriye. Eşyalarınızı size verilen numaraya göre askılara yerleştirin. Eve donla gitmek istemiyorsanız tabii.” Bin kişi hiç sorgulamadan komutu yerinde getirdi. Koridorda tek sıra dizilmiş çocuklar ellerinde bir ğıt, sağlık kontrolüne çağırılmak için bekliyordu. İntibak eğitimine kalmaya hak kazanacak kişiler önce sağlık kontrolünden geçiriliyor, gerekli şartları sağlarsa ancak eğitime alınıyordu. Başlarında dikilen hemşire herkese oturmalarını emretti. Her ne kadar haziran ayında olsalar da mimarisi güneş görmeyecek şekilde tasarlanmış uzun ve yüksek tavanlı koridorlardaki plastik sandalyeler buz gibiydi. Oturduğu anda sanki kuyruk sokumundan omurilik soğanına kadar bir neşterle sırtını yarıyorlarmış gibi keskin bir his yayıldı bedeninde. Belli belirsiz ama ince bir homurtu çıktıysa da ağzından, kimseye belli etmedi hislerini. Bekledi. Tam üç saat boyunca dik bir şekilde aç ve susuz oturarak bekledi sırasının gelmesini. Bekleme seansı da eleme yöntemlerinden biriydi, eğer adaylar yeteri kadar istekli değillerse bu ‘sabır testi’ onların elendiği nokta oluyordu. Vazgeçmeye hiç niyeti yoktu, kararlılıkla sırasını bekledi ve testi geçti. Fakat kapıdan çıkarken bir hemşirenin her çıkana bir şeyler sorduğunu gördü. Kararlı adımlarla yanına yürüdü.

“Burada hangi sayıyı görüyorsun?”

“12.”

“Burada?”

“29.”

Gördüğün yolu elinle takip et.” Her şeyi layıkıyla yaptığına emin olduktan sonra hemşirenin asık suratına baktı.

“Tamam, geçebilirsin.” Bu aşamadan sonra dört saat daha beklemesi gerekti dondurucu sandalyelerde. Hatta bir hemşireye aşırı gerildiğinden, sakinleştirici yapıp yapamayacağını sordu. Olumsuz cevabın ardından sonra tam yerine dönüyordu ki üstünde hayatında daha önce hiç görmediği nizami ütülenmiş bir üniforması olan orta yaşlı biri kazananların listesini okumaya başladı. Kalbi dakikada 130 kere atmaya başladı, kulaklarında bir zonklama hissetti. Stres seviyesi o kadar artmıştı ki bayılacak gibi hissetmişti ama birden tanıdık bir harf kombinasyonu onu kendine getirdi. Adı kazananlar listesindeydi ve artık intibak eğitimine katılmaya hak kazanmıştı.

Kendine gelebilmek için gözlerini ovuşturması gerekti. Sadece saniyenin binde biri kadar kısa süren bu yoğun hafıza patlaması sersemletmişti onu. Son bir kez daha sarıldı herkese ve keskin bir dönüş yaptı nizamiyeye doğru. Yürürken ardına hiç bakmadı, bakamazdı. Baksa annesi yaygarayı koparırdı, kardeşlerini bile ağlatırdı belki. En iyisi ardına hiç bakmamak. Doğruca yatakhanenin yolunu tuttu, giriş katındaki listeden kendi adını buldu, oradan odasının yolunu tuttu ve kapıyı açtı. İçeride camdan dışarı bakan birileri vardı, oda arkadaşı olamayacak kadar beyaz tel vardı saçlarında.

H. Komiser: “Hoş geldin, adın ne bakalım senin?”

“Ali. Siz kimsiniz peki?”

İleride çok duyacaktı adını, ‘H. Komiser’. Hatta beraber taekwondo antrenmanında gösteri maçı yaparlarken tüm korumalıklara rağmen komiserinin kaburgasını kıracaktı ve onun yüzünden adamcağız aylarca yatağında bile hazır-ol pozisyonunda yatmak zorunda kalacaktı. Lakin şimdilik birbirlerine yabancıydılar.

H. Komiser: “Yavaştan yerleşmeye başla, zorlu bir yolculuğa başlamak üzeresin.”

“Emredersiniz.” Henüz adını söylememişti ama yine de rütbeli olduğu çok belliydi tavırlarından. Zorlu bir yolculuk derken çok haklıydı çünkü daha o geceden ‘3-5 nöbet’ yazmışlardı.Bu da demek oluyordu ki 00:00’daki yat yoklamasından sonra 02:30’a kadar uyuyacak, fakat 03:00’da nöbeti devralmış olabilmek için yarım saat erken kalkıp yatağını yapacak ve tıraş olacak, ardından 05:00’da nöbeti devredip tekrar yatağa girecek ve 05:30’da tekrar kalkacaktı. Hem de daha ilk günden. Bunun sebebi A şubesine düşmesiydi. 100 kişilik devresi 25’er kişiden 4 şubeye ayrılıyordu. Her şube içinde boy sıralaması yapılıyor ve apolet numaraları buna göre belirleniyordu. 2009 yılında giriş yaptığı için devresini apoleti 9000 ile başlıyordu, A şubesinin en uzun 18. adamı olduğu için de apoleti 9018 olmuştu; 9018 Ali Karacaovalı. O’nu herkes uzun yıllar bu isimle çağıracaktı, en azından resmi üniformayı giydiği sürece. Odasına yerleşti, devreleriyle tanıştı, kaynaştı, yat yoklamasından sonra yatağına girdi ve usulca içine içine ağlamaya başladı. Her ne kadar hissiz sanmışsa da başta kendini, evden ayrıldığı gerçeği kafasına dank etmişti. Gözyaşları yastığını ıslatırken yeni günün nasıl olacağına dair düşüncelere dalmaya başladı, erken kalktığı için kesinlikle siyah bir gün olacaktı. O da her yaşıtı gibi masmavi günlere uyanmak istiyordu ama yapmış olduğu seçim bundan sonra her gün O’nu lacivert günlere uyandıracaktı. Kedi uykusuna daldı, iki buçukta sıçrayarak uyanmak üzere.

***devam edecek***

UMUT KILINÇSOY

One thought to “APA”

  1. Çok güzel bir dilde yazılmış derinliği olan bir hikayeye benziyor, devamını merakla bekliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir