BİR GEÇİŞ Kİ…

Berberî asıllı bir köleydi aslında. Ailesini kaybetti bir savaşta ve esir düştü küçük yaşta. Esaretin getirdiği kölelikle büyüdü ama yine de ruhu hep özgürdü. Ve de her şeyiyle farklıydı… Yetenekleriyle dikkat çekiyordu. Gün geldi kalbinin bir tek Allah’a ait olduğunu fark etti ve “Hak Yol”a da girdi. Önce ruhu azat oldu sonra efendisi olan vali onu azat etti. Yeteneklerini o da fark etti. Komutan yaptı onu akınlara öncülük etsin diye. Azatlı köle artık ruhunu teslim alan iman ile şehirleri teslim almaya koşarken bir gün kendini güneşin battığı yerde buldu. Emrindeki topu topu bir avuç askerle karşıya geçiş yaptı.

Bir geçiş ki, yedi asırdan fazla sürdü…

Önce azgın dalgalarla boğuştu; sonra varınca karşıya “Yakın!” dedi gemileri… Yakın ki kimsenin kalmasın geriye dönüş umudu… Yakın tüm gemileri ve yakın tüm korkuları… “İşte karşınızda deniz gibi bir düşman ve arkanızda düşman gibi bir deniz… Geçmek mi istiyorsunuz? Önce düşmanı geçin o zaman…”

Bir geçiş ki, sadece bir yıl sürdü…

Sadece bir yılda şehirleri teker teker fethetti elindeki o bir avuç askerle. Eski efendisi valinin “Beni bekle!” uyarısını dinlemeden hem de… Dinleyemezdi de… Endülüs ona göz kırpıyor, artık İslâm’a geçişi bekliyordu.

Bir geçiş ki, sadece üç yıl sürdü…

Vali önce ona kızsa da geldiğinde “Niye beni beklemedin?” diye; iki komutan el ele verip giriştiler şehirleri fethetmeye… Sadece üç yıl içinde basılmadık yer, alınmadık şehir bırakmadılar neredeyse. Sadece üç yıl içinde Endülüs artık geçmişti Hakk’ın dinine…

Bir geçiş ki, yedi asırdan fazla sürdü…

Kurtuba âlimlerle doldu taştı. Bütün Avrupa ilim için Kurtuba’ya aktı da aktı… Avrupa bahçelerde yapılan su kanallarıyla tanıştı. Refah ve zenginlik oluk oluk aktı. İspanya saraylara, modern şehirlere şahitlik etti. Mimari eserler dağlar gibi yükseldi. Şiir, edebiyat, fen ve teknoloji hayat buldu. Hepsi ve dahası oldu da oldu… Ta ki arkasına bakıp ağlayarak İslâm’ın bu kıymetlisini terk eden, gerisin geriye Afrika’ya geçiş yapan sultanlara dek…

Bir geçiş ki acı dolu… Bir geçiş ki kan dolu… Bir geçiş ki gözyaşı dolu… Bir geçiş ki engizisyon kokulu… Bir geçiş ki bronzdan yapılmış boğalarda diri diri yakılan canlarla dolu…

Ve Endülüs rüyası artık bir “geçmiş”ti…

Peki ya bu rüyaya, kendi rüyasına bizleri de ortak eden o komutana ne olmuştu?

Bir komutan ki, adını “Şanlı Fatihler” listesine yazdırmıştı…

Bir komutan ki, “Gemileri yakmak” diye bir deyişi herkesin zihnine kazımıştı… Kaçarak değil savaşarak hayatta kalmanın da destanını yazmıştı.

Bir destan ki asırlar sürdü…

Aslında buraya kadar birkaç cümleyle özetlenemeyecek kadar dolu geçse de hayatı, mutlu sonla bitmeyen filmlere benziyor geri kalanı. Sonra ne mi oldu? O kutlu fetihlerin fatihi, başarılarıyla gönülleri fethederken fazla göze batmaya da başladı. Geri çağırıldı ta ki Şam’a dek… Heyecanla Halife’ye belki de yeni fetih planlarını anlatacağını hayal ederken tam da; artık çekil bir kenara denildi anlamsızca. Nasıl yani? Endülüs bizi bekler, İspanya, Fransa bizi bekler diye bir an önce geri dönmeye can atarken, bir anda buldu kendini kenara atılmış bir hâldeyken. Ve günün birinde yalnızlık ve fakirlikle boğuşurken… Ve de ıssız bir evde, ıssız bir hâlde terk-i diyar eyleyip ahirete geçmişken…

Bir geçiş ki hüzün dolu… Bir geçiş ki vefasızlık dolu… Bir geçiş ki ibret dolu… Bir geçiş ki daha ellisini bile doldurmamış…

Ellisine girmeden elli şehre giren bir kahramanın hikâyesi bu… Adını her Müslümanın gururla andığı ama hikâyesini çok azının bildiği… Hak etmiyor mu hiç değilse kendisine gönderilen bir duayı…

Kutlu fetihlerin fatihi Tarık bin Ziyad için:

“Ruhuna el Fatiha…”

ŞAHABEDDİN KUTLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir