HANGİSİ DOĞRU?

Beden-ruh izdivacından meydana gelen insanoğlunun ruh dünyasının iki merkezi vardır: Akıl ve kalp.

Akıl, düşüncenin merkezidir. Öğrenir, sorgular, itiraz eder, araştırır, muhakeme eder, mukayese eder. Kur’an yüzlerce ayette aklı kullanmaya teşvik eder, aklını kullanmayanları eleştirir.

Kalp ise duygularımızın merkezidir. Sevinç, hüzün, sevgi, nefret, sabır, dostluk gibi duygularımızın ana kumanda merkezi kalptir.

İslâm’ın istediği Müslüman modeli akıl ve kalp arasında denge kurabilen insan modelidir. Günümüzde en büyük eksikliklerden birisi bu dengenin yitirilmesidir.

Akıl-kalp dengesi konusunda bizim rol-modelimiz “en güzel örnek” olarak (Ahzab, 21) duygu ve düşünceleri arasında denge kurmuş olan Allah’ın resulüdür.

Peygamberimiz çocuğu vefat ettiğinde gözyaşı dökmüş, hüzünlenmişti. Bir sahabi “Sen de mi ey Allah’ın elçisi?” diye şaşkınlığını ortaya koyunca Peygamberimiz “Kalp hüzünlenir, gözden yaş dökülür. Ama biz Rabbimizi razı edecek şeyden başkasını söylemeyiz!” buyurarak duygulanmanın en zirve anında bile aklî yetilerini kaybetmediğini ortaya koymuştur.

Yine peygamberimiz torununu öptüğünde bir sahabi “Benim on çocuğum var hiçbirini öpmedim!” diye şaşkınlığını gösterince Peygamberimiz: “Allah senin kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim ki!” demiştir.

Akla aşırı önem verip kalbi ihmal etmek katı bir rasyonalizme, kalbe aşırı önem verip aklı ihmal etmek ise katı bir romantizme yol açar. Bugün Müslümanlar olarak ya katı bir rasyonalizm ya da katı bir romantizm kıskacı altındayız.

Birinin “deal” Müslümanı aklı putlaştırıp kalbi öldürürken diğerinin “ideal” Müslümanı aklı öldürüp işi duygulara havale ediyor.

Hangisi mi doğru?

Bize ne rasyonalist “Kur’ancı” ne de romantik “sünnet taraftarı” lâzım.

Bize ne akıllı ama duygusuz ne de duygulu ama akılsız Müslüman lâzım…

Bize, Kur’an’ı sünnet üzere anlayıp yaşayan, her işi itidal üzere olan “akıllı ve duygulu” Müslüman lâzım.

Ağacı budamak ile ağacı kökünden kesmek arasındaki farkı anlatmaya gerek yok. Biri ağacın ömrüne ömür katar; ağacı güçlendirir, gürbüz hâle getirir. Diğeri ağacı kurutur, öldürür.

Allah resulünün sünnetini bir ağaca, o ağacın dikili olduğu zemini Kur’an’a benzetebiliriz. Sünnetin kökleri Kur’an toprağının dört bir yanına sapasağlam yayılmıştır.

Tarih boyunca sünnetin sağlamını çürüğünden ayrıştırmak konusunda gerek ehl-i hadis gerekse ehl-i rey ulemanın çabasını, ağacın budanması meyvelerin toplanması ve servis edilmesi olarak nitelemek mümkündür. Âlimlerimizin tek derdi hem ağacı en sağlıklı şekilde muhafaza etmek hem de insanlığın bu ağacın meyvelerinden en güzel şekilde istifade etmesini sağlamaktı. Modern zamanlarda, tarlayı korumak adına o tarladaki gürbüz ağacı kökünden kurutmaya yönelik teşebbüsler var. Bağa destursuz girip, baltasına sarılan herkes ağaçtaki üç-beş sararmış yaprağı bahane edip ağacı kökünden kesmeye çalışıyor.

Rivayet malzemesi “Kur’an gibi” eleştirilemez değildir. Dün eleştirildiği gibi bugün de eleştirilebilir. Ancak bunun usul ve yordamı vardır. Sorun usulsüzlüktür; çözüm usuldedir.

İslâm ümmetinin selâmeti; âlimlerini, fakihlerini ve onların görüş ve eserleriyle dokunmuş olan ilim mirasını “yok sayan” veya “kutsayan” bir bakış açısıyla değil, ittifaklarına uyan, ihtilaflarında ise rahmet olduğunu bilen bir bakış açısıyla hareket etmesine bağlıdır. Âlimler kulluğumuzu nasıl yapacağımızı öğreneceğimiz kimselerdir; kendilerine kulluğumuzu arz edeceğimiz kimseler değil…

Hakikat hiçbir şahıs, ekol ya da kitabın tekelinde de değildir.

Dün ve bugün farklıdır. Dünün ve bugünün soruları, sorunları, cevapları ve çözümleri de farklıdır. Dünkü sorulara dün verilen cevaplar bugünkü sorulara verilecek cevaplar olmayabilir. Bize düşen dünkü sorulara hangi cevapların verildiğini görerek “cevap verme” ve “çözüm üretme” konusunda tecrübe edinmektir. Dünün fıkıh kitapları her zaman bugüne çözüm sunmasa da; bugüne çözüm sunacak fakihi yetiştirir.

Dündeki cevap ve çözümleri görmezden gelmek insanlığın ortak tecrübe birikimini heder etmektir, her defasında Amerika’yı yeniden keşfetmektir. Ama bugünkü sorulara dünkü cevapları vermek ise zamanın farkında olmamak, dünkü insanın kendi sorunlarıyla yüzleşme becerisini bugün tekrarlayamamaktır.

Bugünün sorunları geçmişteki hükümleri kes-kopyala-yapıştır yaparak çözülemeyeceği gibi geçmişi yok sayarak da çözülemez. Felsefenin kendisini Thales’e, mantığın Aristotales’e, tıbbın Hipokrat’a, tarihin Heredot’a, hukukun Roma’ya bağlamakla övündüğü dünyada biz Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel gibi âlimlerimize burun kıvırırsak kendi bindiğimiz dalı kesmiş, aslımızı inkâr etmiş, kabuğundan çıkınca kabuğunu beğenmeyen kaplumbağa misali olmuş oluruz. Bununla birlikte bugünün sorununu doğrudan bu âlimlere çözdürmeye kalkıştığımızda ise kafayı kuma gömmüş kabuğumuza çekilmiş ve geçmişin tatlı hülyalarıyla avunmuş, sorumluluktan kaçmış oluruz.

İslâmî ilimlerle uğraşanların “geçmişi anlama”nın yanında “güne hitap etme” gibi sorumlulukları vardır. İlimle iştigal edenler hep geçmişi anlama üzerinde duruyor, güne hitap etmiyorlarsa o zaman bu ilimler asli amacını gerçekleştiremiyor demektir. Mirasımız bizim sövgümüzün ya da övgümüzün nesnesi olmamalı, bizim bugünümüzü inşa etmede pergelimizin sabit ayağını yasladığımız dayanağımız olmalıdır.

Millî şairimiz M. Akif Ersoy’un Safahat adlı eserinin “Asım” bölümündeki şu kısım bize İslâmî ilimleri yenilenmesi sadece geleneğin tekrarıyla yetinilmemesi yönünde ilham vermektedir.

“Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
İbn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim?
Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?
En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,
Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran,
Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,
İhtiyâcâtını kâbil mi telâfı? Aslâ.
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.
Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister;
Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?
Koca ilmiyyeyi aktar da, bul üç tâne fakîh:
Zevk-ı fıkhîsi bütün, fıkri açık rûhu nezîh?
Sayısız hâdise var ortada tatbîk edecek;
Hani bir tane “usûl” âlimi, yâhu, bir tek?

Böyle avare düşünceyle yaşanmaz;heyhat!

‘’Mülteka’’ fıkhımızın namı, usulün ‘’Mir’at’’

Yaşanır zannediyorsan Baba Caferliksin;

Nefes ettir kendine, olsun bitsin.

Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din,

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.”

 

Not: Bu yazı Doç. Dr. Soner Duman’ın “Usul Yazıları”ndan ilham alınarak yazılmıştır.

HABİBE ÖZTÜRK

2 thoughts to “HANGİSİ DOĞRU?”

  1. Tebrik ederim çok güzel bi yazı. Sade ve bütüncül bir anlatım olmuş… kitaba dair de ciddi bir merak uyandı içimde en kisa zamanda edinmeyi düşünüyorum 🙂

Heybelimeryem için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir