Hayat Kısa, Atlar Koşuyor

İyilik nedir? Bu sorunun cevabını verecek cümlem de hâlim de yok. Çünkü iyilik artık göreceli bir kavram hâline geldi. Göreceli bir kavramı açıklamaya çalışmakla kendimi yormayım ama size herkese nasip olmayacak birkaç tecrübeden bahsedebilirim. Ankara’da yaşarken mutsuz ve huzursuz insanlarla dolu koşturmaca bir şehirde yaşadığımı hep söylerdim. Çoğu zaman içim sıkılırdı. Ortamda sizin mutlu olmanız yetmiyor. Çünkü herkes sizden o enerjiyi bir şekilde çalıyor. Sürekli menfaatleri için çalışan insanların yanında siz de bir süre sonra böyle düşünür oluyorsunuz. Polyannacı bakış açım ise zamanla solup gitmişti. Hatta bunalım dolu insanlarla takılmayı doğru görür olmuştum.

 

Sonra bir gün Urfa’ya geldik. Cümleme böyle başladım hayatımın devamı “evvel zaman içinde” diye başlayan masallardaki gibi gidiyor çünkü. Lisede aşiretleri merak ederdim “Urfalıyam ezelden” türküsü favori parçamdı. Belki de bu şehri bu kadar çok zikrettiğim için Rabbim “Bu kadar Urfa dedin bi git de gör” dedi. Hatta Urfa yetmedi Harran’a geldik. Buraya girdiğim ilk anda kuzular ve atların özgürce dolaştığı bir yolda yürüdüm. Simli uzun elbiseleriyle her an düğüne gidecek gibi olan teyzelerin meraklı bakışlarına maruz kaldım. Sonradan öğrendim ki o elbiseler günlük kıyafetleriymiş. “Bir de bizi düğün kıyafetlerimizle görün Kübra hocam.” demişlikleri var. Yolları, evleri… Sanki elli yıl öncesinde yaşar gibi, masalsı bir atmosferden bahsediyorum. Ne dediğimi anlamıyorsunuz değil mi? Siz koca binaların içinde yaşarsınız. Bir kuzunun nasıl ses çıkardığını kitaplardan öğrenirsiniz ama her şeyin gerçekten yaşandığı bir şehre geldiğinizde sanki hiçbir şey bilmiyor gibi tecrübesiz kalırsınız. Öğrendiğim her şeyin formalite olduğunu burada anladım. Bir keçi arkamdan “mee” dediğinde dönüp dönüp hayvana bakıyordum ilk zamanlar. Sesini dinliyordum. İlk kez bir keçinin gözlerini bu kadar yakından gördüm mesela. Bir eşek yolun tam ortasında durup o harika gözleriyle size bakabiliyordu. Eşeğin yanına gidip uzun uzun bakıştığımızı hatırlıyorum. Bence o da benim yeni olduğumu anlamıştı. Allah’ın yarattığı her şey sanki kitaptaki resimlerden çıkmış üç boyutlu bir hâlde karşımda duruyordu. Mesela özgürce gezen atların çöp karıştırmasına alışık mısınız? Burası için dünyanın en normal şeyi. Hatta sahipsiz gezen bir atı çocuğun biri alıp yavru köpek besler gibi besleyebiliyor.

 

Ben buranın her köşesine şaşkınlık ve hayranlıkla bakarken, buradaki çocukların çoğunun aslında büyük şehirlere hayranlık beslediğini gördüm. Büyük binalar görmek istiyorlar; metronun nasıl çalıştığını bilmiyorlar. Hatta yürüyen merdivenleri çoğu televizyonda görmüş. Daha ilgincini söyleyeyim. Batıdaki insanların her zaman mutlu olduğunu düşünüyorlar. İmkânların bizi aptallaştırdığının farkında bile değiller. Televizyonlardaki hayatlara Batı’daki bütün insanların sahip olduğunu sanıyorlar.

Meşhur kümbet evlerinin olduğu, azıcık toprağı kazsan tarih çıkacak bir yer burası. Ben her geçtiğimde hayranlıkla bakıyorum ama çocuklar, binaları sevdiğini söylüyor. Çok ilginç değil mi? Anın içindeki güzelliği göremiyoruz. Yolda hayali çizgiler üzerinde zıplayıp seksek oynayan kızları düşünün. Akşama kadar sokaklarda körebe oynayan sınırsız gençleri düşünün. Hiçbirinin ayağında ayakkabı yok. Oyun oynarken sokakları evleriymiş gibi kullanıyorlar. Terliği olan terliğini çıkarıyor daha hızlı koşabilmek için. Acaba diyorum, biz de mi terliklerimizi çıkarsak? Belki daha özgür koşarız. Belki numaradan koşuyor görünen insanlara inat gerçekten hareket ederiz. Çocuklar diyorum, mutlular ama aynı zamanda binaları seviyorlar.

 

Olmayana düşkünlüğümüz hiç bitmeyecek sanırım. Bir süre sonra belki ben de binalara hayran hayran bakacağım. Benim de içimde olmayana meyil etmek var; çünkü insanım. Peki bu içimizdeki yetememezlik duygusu ne zaman geçecek? İyi, daha iyi olmalı. Güzel, daha güzel olmalı. İnsan aslında değişmiyor. Hz.Adem’in sonsuza kadar yaşama merakını düşünürsek içimizdeki memnuniyetsizlik hep var. Peki bunu azaltmanın hiç mi yolu yok? Yıllardır bunu kendime soruyorum. Tek bir cevap var: hayata çıkarımsal bakıp elde olan üzerine düşünmek.

 

İnsanın içindeki sınırsız istek: “Elimdekiyle mutluyum.” dediğinde biter mi? bilmiyorum ama kimsenin suratına bakmadan yürüdüğü caddelerden adım başı sana gülümseyen çocukları görünce sınırlarım ufaldı, gönlüm genişledi. Sanki dünyanın en değerli insanıyım. Sanki bu çocuklar bana baktığında harika bir eğitimle karşılarına geçmişim, onlarla tanışmaya hak kazanmışım gibi. Batı’da Eylül ayı dediğinde okul telaşı başlar; akan sular durur. Sanıyordum ki bütün Türkiye’de Eylül dendiğinde herkes okul hazırlığına girişiyor. Meğer öyle değilmiş. Burada çocuklar pamuk toplamaya gidiyor. Hatta çocukların hiçbir zaman okul alışverişine çıktığını düşünmüyorum. Tarlada bekleyen işler okuldan, sınavlardan daha önemli. Aileye yardım her şeyden önemli. Sonra Batı’da bize öğretilen kazanımlar aklıma geliyor. Dersi şöyle anlatın, sınıfta böyle hakimiyet kurun vs. vs… Peki hiç düşünüyor muyuz okula gelemeyen çocuklara nasıl ders anlatalım? Bu kısım bütün ülkede kopmuş durumda. Gözlerimiz olması gerekeni görüyor. Benciliz. Kalbimizi hep olana çevirdiğimizden sanıyoruz ki bütün Türkiye aynı anda eğitim telaşında herkes sınava hazırlanıyor. İyi olmak için koca bir yürek lâzım. İyi olmak için gerçekleri görmek lazım.

 

Dünyaya gözlerimi açarak bakıyorum artık. Tabiri caizse “at gözlükleri” kavramını kullanacağım. İşte o gözlükleri çıkardım. Öyle bir gözlüğüm varmış meğer. Bence siz de fark edin. Hepimizde o illet gözlükten var ama çıkarmak için önce onlarla gezdiğimizi kabul etmemiz lâzım. Araçlar ortadan kalkınca amaçlar görünmeye başlıyormuş. “İyi bir insan olmak için yaşayalım.” Harika bir cümle. Ama neyin iyi olduğunu bilmek için kötüyü de görmek lazım. Kötü derken buradaki hayatın kötü olduğunu söylemiyorum. Eğitim insana bir ömür tecrübe kazandırmak içinse buradaki çocuklar benden daha tecrübeli. Eğitim, mutluluk ve iyilik getirecekse buradaki gençler benden daha iyi. Okul çantası yırtılan bir çocuğun poşete kitaplarını doldurup sırtına o poşeti geçirdiğini gördüğümde aklıma tek bir şey geldi. Ben olsam çantam yırtıldı diye oturup ağlardım. O çocuktaki soğukkanlılık ve çözüm şeklini görünce ne kadar tek yönlü düşünüyorum diye kendime kızdım. Uzun zamandır mutlu olacak sebepler bulabiliyorum. Umudum da yerinde. Bence siz de başarabilirsiniz. Bir noktadan dünyaya bakarsak ne mutlu insanlar oluruz ne de geleceğe dair umudumuz olur. Hayat düşündüğümüzden daha kısa, atlar koşuyor.

 

Hatice Kübranur HATİPOĞLU

2 thoughts to “Hayat Kısa, Atlar Koşuyor”

  1. Yazıyı okuyunca benim de içimdeki atlar çayırlara saldı kendini. Esmer tenli çocukların tebessümlerini yüreğimde hissettim, ümitler yeşeriverdi. Ne güzel oldu. Kalemine kuvvet!

  2. Hala Harran’da yaşıyor olmalısınız. Tabi ya… bu bakış açısından yaşamı seyretmek, farkettiğiniz güzellikler ve mutluluk sizi oradan büyük şehirlere bırakmıyor olmalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir