İSRAİLOĞULLARI MI İSMAİLOĞULLARI MI?

Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman İsrailoğullarına birçok peygamberin gönderildiğini görürüz. Peki, bu peygamberleri baş üstünde mi tutmuşlar yoksa hep aşağılamışlar mı? Bu, çok itaatkâr olmalarından mı yoksa çok asi olmalarından mı?

Hâşâ Allah ile konuştuklarını, pazarlık yaptıklarını söyleyen bu kavim ilahî emri yaptıkları zulümlerle yerine getirmiyor. Kin, haset, kıskançlık ve maddecilik kanlarına öyle işlemiş ki kendilerinden olmayan hiç kimseyi sevmezler. Yahudilerin son peygamberden haberleri vardı. Ne kadar da heveslendiler son peygamberin kendilerinden çıkacağına. Hatta Medine’ye yerleşip kendi çocuklarının isimlerini “hamd” kökünden türeyen sözcüklerle vermediler mi? O kadar istemişlerdi bu kutsal vazifeyi. Ama gönderilen peygamberleri nasıl dikkate almayıp, dalga geçtiklerini biliriz. Ayette söylenildiği gibi kendi çocuklarından daha iyi tanıyorlardı. Ve son peygamber geldiğinde onu “peygamber” olarak bildiler ama “peygamberim” olarak tanımadılar. Hz. İlyas, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. İsa’ya zulmetmediler mi? Aslında Allah’ın İsa’yı Meryem’in rahmine bir kelime olarak üfleyip ve tekrar bedenini ve ruhunu kendi katına alması onlara bir mesajdı. “Artık siz bu hakkınızı yitirdiniz.”

Medine’ye gelen bazı Yahudiler peygamber, kitap, melek, vahiy gibi kavramlardan bahsederek Medineli Arapların Müslüman olmalarına istemeden katkıda bulunacaklardı. Çünkü gönderilen peygamberin söyledikleri Yahudilere gönderilen peygamberin sözleriyle uyuşuyor. Ama o peygamberi ümmî ve Arap diye küçümseyeceklerdi günümüzde olduğu gibi. Buna bir örnek verecek olursak: Bakara Sûresi 104. ayette buyrulduğu gibi “râina (bize bak)” demeyin “unzurnâ (bizi gözet)” deyin emri aslında onların alaylarından sadece bir tanesiydi. Çünkü râina İbranicede “dinle, işitmez olasıca”, “kibirli cahil insan”, “sen bizi dinlersen biz de seni dinleriz” cümlelerini ifade ederdi. İşte rabbimiz onların kalbindeki bu kibri ve alaycı tavrı bildiğinden “unzurnâ” deyin diye onları silkeliyor. Aslında burada Yahudilerin sinsice bir alayından bahsediyoruz. Alenen veya açıkça alay edemiyorlardı. Çünkü artık peygambere canı pahasına teslim olmuş “ensar” ve “muhacir” vardı.

Kanlarına sinmiş haset, kıskançlık ve kibri tekrar çıkardılar ki son peygambere de düşmanlık ettiler. Taif’te yaptıklarını önceki peygamberlere yapmadılar mı? Az alçak değilsiniz…

Artık kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a çevrilmesiyle görev İsrailoğullarından İsmailoğullarına geçmişti. Bu onlara vurulmuş tabiri caizse bir “tokattı”. Hz. İbrahim’in duası olup, Hz. İsmail’in soyundan gelen son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e bu görev verildi. Aslında kıble olayına sadece bir yön belirleme olarak bakmayın. Çünkü bu yönle beraber ne derseniz deyin artık önderlik, liderlik veya imamlık İsmailoğullarına verildi. Öyleyse ne mi yapmalıyız? Allah’ın biz ümmet-i Muhammed’i layık gördüğü bu görevi, önce ferdî sonra umumî olarak yerine getireceğiz. Maddeci veya ruhbancı değil, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi sağlayıcı olacağız. Asi ve isyankâr olan Yahudi’yi değil, “işittik ve itaat ettik” diyen sahabeyi örnek alacağız. Her zaman maddeyi putlaştırmış kendini dünyanın sahibi zanneden Yahudileşmiş zihniyeti değil, iki kurbanlığın oğlu olan Hz. Muhammed’in ümmeti olacağız…

SEFA ÇELİK

One thought to “İSRAİLOĞULLARI MI İSMAİLOĞULLARI MI?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir