İSTANBUL’DAN KUDÜS’E…

İstanbul’u görüp de bir daha gelmek istemeyen birisi herhâlde hiç olmamıştır. Aksine bugüne kadar neden gelmediğini sorgulayıp seyahat süresini uzatmak isteyen çoktur. Havasını soluyup suyunu içmekte büyüleyici bir lezzet olduğundan değil elbet ama deniz kokan havasını koklayıp ezan sesiyle irkilen; cami siluetlerinin görsel hazzına varıp boğaz esintisiyle huzur bulan herkes beş duyuya da kalbe de hitap eden İstanbul’u gözlerini kapatıp yaşamak ister.

Boğazda bindiği tur gemisinde Kız Kulesi’nin önünden geçerken kalbini kaplayan neşe ile tarihte bir yolculuğa çıkmak isterken her ne kadar artık bir harabeyi andırmaya başlasa da surların önündeyken “Bir Ulubatlı da ben olsaydım!” diye iç geçirir insan. Haliç’te dolaşırken kendisini Fatih’in gemilerini karadan yürüten bir asker gibi hissetmeye çalışır. Dur durak demeden gezip aklından İstanbul gibi başka bir şehrin olmadığını düşündüğü anda artık eve dönme vakti gelir ve bir daha ne zaman geleceğinin planlarını yaparak ayrılır şehirden.

Evet, İstanbul, kendisi gibi başka bir şehrin olmadığı şehirdir. Ancak ta ki Kudüs’ü görene dek bu böyle zannedilir. Kudüs’ü görme fırsatı nasip olan herkes tekrar tekrar buraya gelmek ister. Bir yandan “Neden daha önce gelmedim?” derken bir yandan da bir daha ne zaman geleceğini hesaplar.

Bütün medeniyetlerin sahip olmak istediği ve bu uğurda hayaller kurup canlar verdiği Kudüs, aslında zaten medeniyetin bizzat doğduğu şehirdir. Bütün semavi dinlerin göz bebeğidir Kudüs. Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa, Hristiyanların Kıyamet Kilisesi ve Yahudilerin Ağlama Duvarı iç içe girmiş bir şekilde her dinin mensuplarına tarih boyunca göz kırpmıştır.

Birçok yönüyle İstanbul kokusu vardır bu şehirde. Tarihi, elde edilme mücadeleleriyle dolu Kudüs de en az İstanbul kadar çok kuşatma yaşamıştır. Gücünü ispatlamak isteyen devletler için her zaman en az İstanbul kadar cazibeli olmuştur. İstanbul’daki gibi bir boğaz esintisi yoktur belki ama Zeytin Dağı’ndan süzülen rüzgârlar, Mescid-i Aksa üzerinde huzur vakitlerine dönüşür adeta. Eyüp Sultan’ın kabri burada değildir belki ama başta Muvahhidlerin öncüsü Hz. İbrahim olmak üzere birçok peygamber burada yaşamış ve vefat etmiştir. Birçoğunun kabirleri etrafında tefekkür ederken, getirdikleri kutlu mesajları sanki o an size anlattığını hissedersiniz. Belki de yaşarsınız… Yuşa Tepesi yoktur belki ama Hz. Yuşa’nın Hz. Musa ile yolculuğunu anarsınız bu topraklarda. Bizans’tan kalma yüzlerce yıllık eserler yoktur belki ama İsrail Devleti’nin yarım asırda yaptığı her türlü zulüm eserine bizzat şahit olursunuz. İstanbul surları gibi duvarlar örülüdür birçok yerde. Okunan ezanlara karışan çan sesleri İstanbul’u hatırlatır size. İstanbul’da özgürce varlığını sürdüren kilise ve sinagogların asıl canlılığını burada görürken; neredeyse bir asırdır kapıları Allah’ın has kullarına kapatılmış olan Aya Sofya gibi Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra da hapsolmuş gibi hüzünle bakmaktadır size. Sokaklarında gezerken İstanbul’daki gibi tarihler ve medeniyetler arası bir yolculukta gibi hissedersiniz kendinizi. Osmanlı yadigârı eserler payitahtta gibi yaşar sizinle birlikte. Türkiye’den geliyoruz dediğiniz anda sanki memleketinden İstanbul’a gelip koca şehirde hemşerisini görmüş bir Anadolu insanı gibi sevinç belirir Filistinli Müslümanların yüzünde.

Her iki şehrin tarihi de benzerlik gösterir ve ayrı bir önem taşır tüm İslam âlemi için. İstanbul fatihi Sultan II. Mehmet gibi Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’nin de tüm Müslümanların gönlünde ayrı bir yeri vardır. Her ikisi de kendi çağlarında tüm dünya Müslümanlarına birer umut olmuş ve alınamaz gibi gözüken yerlerin inanç, azim ve kararlılıkla nasıl fethedildiğini göstermiştir. Her iki komutan da Batı dünyasını hem başarılarıyla hem de karakterleriyle derinden etkilemiştir. Batılıların kitaplarında “Saladin” diye övgüyle bahsettikleri ve derin saygı duydukları Selahattin Eyyubi kadar Sultan II. Mehmet de çağ açıp çağ kapatan hükümdar olarak derin bir iz bırakmıştır onlarda.

Kudüs ve İstanbul barış içinde yaşadığı zamanlarda dünyada da barış daha baskın olmuştur. Ne zaman ki kaoslar, çatışmalar bu şehirleri işgal eder işte o zaman dünyanın da dengesi bozulmaya başlamış demektir. Birçok millet ve din için değerli ve merkez kabul edilen bu iki şehri kim yönetirse dünyada da onun sözü geçer olmuştur. Osmanlı’nın hükmettiği süre içerisinde neredeyse hiç kargaşa yaşamamış olan Kudüs ve İstanbul, günümüzde dünyanın barış ve savaş dengesinde bir ölçek gibi durmaktadır. Bir tarafta her geçen gün yeni tahrikler ve zulümler ile sürekli dünya gündemine gelen İsrail kontrolündeki Kudüs; diğer tarafta her geçen gün üzerine oynanan oyunlarla gündemden hiç düşmeyen Türkiye ve İstanbul…

Hâl böyleyken Kudüs’ü asla unutamayız. Kudüs’ü asla kendi hâline bırakamayız. Herkes yüzüstü bırakıp terk etse bile şu imana ve şu tarihe sahip olan bizler asla bunu yapamayız. Kudüs’ü unutmak İstanbul’u unutmaktır. Kudüs’ü terk etmek İstanbul’u terk etmektir. Aksi takdirde Kudüs’ü İstanbul’dan kalbimizi bedenimizden ayırmış oluruz. İmanın merkezi kalbini söküp atarsan geriye ne kalır ki zaten?

ŞAHABEDDİN KUTLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir