KİM-NEDEN-NİÇİN?

Yaşadıklarımız kader mi, yoksa yapıp ettiklerimiz mi yaşananların sebebi?” diye bir söz vardı. Sizce kader, bir çocuğun gözündeki yaşı açıklayabilir mi? Ya da bir annenin evi patladığında düştüğü telaşı? Kocası öldüğünde çocukları ile ortada kalan bir kadını? Ya da bütün ailesini kaybetmiş yaralı bir adamı? Baştan ayağa bombalanan bir şehri kader açıklayabilir mi? Ya da bombalayan iki Müslüman tarafı? Bizi bu hale kim getirdi, kim geçirdi kanlı ellerini boğazımıza, kim kastetti masum bir çocuğun gülüşüne, kim gizledi gerçeği ve biz nasıl bu kadar kandık katil ellere, nasıl bu kadar saftık? Nasıl da yandık

Sahi, önce hangisinden bahsedeyim? Ülke içindeki bölünmüşlüklerimizi bırakıp, dünya geneline mi geçeyim? Kendi içimizde olup biten hangi gerçeği gizleyeyim? Alevî-Sünnî diye kandırıldığımızdan mı bahsedeyim, Türk-Kürt diye ayrıldığımızdan mı? En basiti Atatürk’ü seven ve sevmeyen taraf diye birbirimizi yalpaladığımızdan mı ya da siyasete girip şu partili, bu partili diye birbirimizi sürekli yememizden mi? Sadece kendi içimizde kaç gerçeğe kapalı gözlerimiz kardeşim? Yan yana oturan iki insanı kaç yerinden ayırdılar birbirinden? Ne zaman uyanacak bu millet? Sevgi kazanacak diye bağırırken, sevgiyi arkada bırakıp nereye gidiyoruz? Ne olur! Artık bir duralım, bir susalım, bir görelim, uyanalım. Bir de artık ne olur samimice sevelim. Ayrılıksız, bölük pörçük olmadan…

Dünyada modern bir savaş var. Hiç bitmeyecek bir savaş. Bu savaş hak ile bâtılın savaşı. Hani diyoruz ya Müslüman ülkeler neden bölündü diye. İşte bu yüzden. Dünyanın şanını şöhretini isteyen, Müslüman kardeşlerini hiç düşünmeyen devletler bâtılın yanında durdu. Yani tek amacı Müslümanları esarete ve sefalete sürüklemek isteyen “Biz seçilmiş milletiz ve seçilmiş topraklarımız var.” diyen bâtılın yanında. Hakkı isteyenler ise, bâtıla yaklaştıklarında bir gün sonlarının geleceğini bildikleri için hakkı tuttular. Eğer bir gün hak yere inecekse, kirle ve kanla yükselmesine gerek yok dediler. Mertebesini korusun dediler. Ama şerefiyle. Ama namusuyla… Çünkü biliyorlardı ki, menfaat ve din karşıtlığı bir gün kendini her şeyden fazla aşiyan edebilirdi.

Şimdi diyeceksiniz ki din ile ne alakası var?

2 yıl önce bir yaz tatilinde Diyarbakır’da çok bilindik bir kiliseyi ziyaret etmiştim. Odada birkaç kişi oturuyordu. Gelen ziyaretçilere kiliseyi tanıtıyorlarmış. Kiliseyi tanıtan biri tabiiki bilgi sahibi biri olmalıydı ben de bir fırsatını bulup, en merak ettiğim soruyu sordum. Yahudi ve Hristiyanlar bir olup, neden İslâm karşıtlığı yapıyorsunuz, mesele din ise Yahudilikte farklı bir din dedim. Verilen cevap çok ilginçti.

Çünkü bizim dinimizin kökleri Yahudilikten geliyor. Aramızda bir bağ var. Tevrat eski ahittir, İncil yeni ahittir.

İşte o zaman bu savaşın hak ile bâtılın savaşı olduğunu anladım.

Ee dünya menfaat yeri. Amerika’nın yanında olmak varken, kim neden Filistin ile uğraşsın? Müslümanların yeterince açığı var zaten. Bir yerden Türk-Kürt toprak davası yürütülür, başka bir yerden zayıf Müslüman ülkeler öğütülür, bir yandan petrol zengini Müslüman ülkelere gülücükler saçılırken, diğer yandan Suriye’de asker ordusu büyütülür. Bu kervan da böylece yürüdükçe yürür Sonra da biz Müslüman ülkeler niçin birleşemiyoruz deriz. Nasıl birleşelim? Aramızda bir fitne ordusu var. Birine verirken diğerinden alıyor. Kendini Dünya’nın hâkimi sanıyor. Fitne olan yerde birlik olur mu?

Ne olsun, nasıl olsun, birlik nasıl kurulsun benim hiçbir fikrim yok. Belki de artık şunu da anlamalıyız ki, hepimiz ayrı ayrı fikirler ürettiğimizde devlet büyükleri bunların hepsini ayrı ayrı işleme koymuyor. Biz sadece konuşuyoruz, konuştukça birbirimizi yiyoruz ve daha çok bölünüyoruz. Susmak sürü psikolojisi değil, düşünceye engel koymak değil, aksine ince düşünmek, kırmamak, düşüncenin etkisini başkaları üzerinde hasara çevirmemek.

Umarım her şey iyi olur. Sadece Müslüman ülkeler değil, tüm dünya bir olur. Menfaatler, topraklar, petroller, dinler, ırklar yüzünden insanlar ayrılmaz, savaşmaz. Biliyorum çok uzak bir ihtimal. Ama umut etmek, güzeli istemek de bir erdemdir. Çünkü bu kısa hayatta hiçbir şey, bir çocuğun gözyaşları kadar değerli değildir. Bir annenin ciğerinin yanması kadar kederli değildir. Bir babanın tükenmişliği kadar çaresizce değildir. Hatta ve hatta bu hayatta pek çok şey bir eve bomba düşerek yanması kadar bile mühim değildir.

Esen kalın. Sevgiyle kalın…

MELEK ALİBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir