KİM O DEMEYİN BOŞUNA

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım.*

Şehrin ilk ışıklarında tebessümü çağırdı çehresi. Tüm bölünmüşlüklerin kıyısında tüm sedaların sükûtu bağırdığı diyarda. Ellerini uzattı, avucuna akın akın gökyüzü doldu. Elleri… Elleri… Rüzgârın ezgisiyle çehresiyle buluştu. Yer ve gök sıkışıp kalmıştı, yüzünde en kadifemsi yumuşaklığıyla tarifi mümkün olmayan mimikler birikti. Bir gülüş olsaydı, bin can verilirdi. Bir gülüşe bin can neydi? Adımlarıyla bu ânın dışına çıkıp biraz önce durduğu yere baktı. Güz yeli son kalanları süpürüp ortalığı yeni vuslatlara hazır etmekle mükellefti. İçinde birikmiş tüm kalabalığı ardında bırakmanın haklı gururuyla yürümeye devam etti. Bir anda adımları hızlanmaya başladı. Suç mahallini ardında bırakmaya çalışan bir suçlu gibiydi. Suçlu değil miydi? Kendinde kaybolmaya başlayan onca kalabalığı bir başına öylece bırakmamış mıydı ıssızın ortasında? İçinde terk ettiği sorulara, yeni terk edişi; yeni sorular sordurmaya başlamıştı. Cevaplar yitik sözcükler ülkesinde mülteci… Az soru çok mutluluk derdi, kim mutlu olmayı seçerdi?

Zamanın bu onulmaz akışından hissesine düşeni çoktan almıştı. Daha çok küçükken büyümüştü. Yaşamı sayıların arasından, sözcüklerin büyülü deryasına karışmıştı. Heybesinde birikmiş sözcükleri şiirli gecelere saklardı. Şiirli geceler, onun için bir çocuğun en sevdiği masalın kahramanıyla buluşması kadar büyülü ve gerçekti. Masumiyetini alıp çıkmıştı yola, yalın ayak bir başına. Masalların sonunun iyi bittiğini, kötülerin cezalandırılıp, iyilerin ödüllendirildiğini ondan daha iyi kim bilirdi? Çok umutluydu kurmacanın gerçekliğinden. Gözlerini kapattığında sonu iyi biten hayatı gelirdi gözlerinin önüne. Yaşanmamışlığı tüm ihtimalleri bertaraf edip saniyelik huzura ulaştırırdı. Huzur içinde bulunup huzursuzluğu yaşayan âdemoğlu gözlerin niye bu kadar açıktı?

Son söylencelerini kurup zihninde, tüketmek üzere çıktı kentine doğru yine yola. Grileşmeye başlayan şehrin solgun yüzü tadını kaçırırdı. Yeşilin ve kuş seslerinin bittiği bu yerde, insan nasıl yaşardı? Zehirlenmiş hayatları sokak sokak bırakıp ardında yine kendine vardı. Çıktığı yolculuklar artık hep kendine varmaya başlamıştı. Kendi ulaşılmazın mümkün olduğu… Sayısız defa kuşatmıştı kentini, sayısız mağlubiyet tek seferlik galibiyet. Kırılganlıklarıyla, yenilgileriyle keskinleşmişti hayatı. Her sevdada biraz daha bilenmişti, her şeye herkese. Öfkeden de nefretten de daha fazlasıydı hissettikleri. Başının üstünden kayıp giden gökyüzünde bulurdu selâmeti. Onun devingenliğini emsal bilip her güne iyi başlardı. Güneşi tebessümle karşılar, karanlığa matem kalırdı. Hüznünden birikmiş anları iyi şarkılara meze yapar, kederinden harcardı. Uzun soluklu cümleleri bir avazda, bir çırpıda hiç takılmadan yüreğinin gittiği yere kadar bağırırdı. Cihanın ıssız çöllerine, okyanusun en derinine ulaşsın isterdi, içinden akıp giden tümceler. Pusulası iman olan gönülden dökülenleri, ötelere ulaştıracak türlü mucizeyle doluydu yeryüzü. Ve yürekten söylenmişse bir söz duymayan kulak kalmazdı.

            Hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambasının altında belirli belirsiz kar taneleri raks ederek süzülüyordu. Hâlâ sokaklarda olan çocuklar karın tadını çıkarıp keyifle oynamaya başlamışlardı. Her gün oradan geçen, mahallelinin adını meczup koydukları ağabeyleri oradan geçmemişti. Çocuklar en iyi arkadaşıydı. Eksikliğini de ilk fark edecek olan onlardı. Çok geçmeden fark ettiler ve aramaya başladılar. Bulduklarında artık çok geçti. Bir sokak lambası altında göğe bakarak, “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım.” demiş ve çoktan çıkmıştı yolculuğa. Ceplerinden çıkan yazılar onu anlatır gibiydi. Anlatacaklarını en iyi anlayacak çocuklardı, anlatacakları çocukların elindeydi.

*Turgut Uyar – Göğe Bakma Durağı

KORHAN KARAKAYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir