KÜÇÜK Bİ’ GÖÇ MESELESİ

 

Göç, insanın var olduğu her dönemde vardı. Kimi zaman iltica dedik, kimi zaman da hicret… Kullandığımız her sözcüğe farklı derinlikler kattık. Fakat her zaman içerisinde barındırdığı duygusallığı öne çıkardık. Göbekli Tepe’yi inşa edenler, yani bilinen en eski yerleşim yerini kuranlar, o muazzam yapıyı bin yıl sonra bırakıp göç etmek zorunda kaldı. Görünen o ki göç, modern dünyada ilkel bir çağrışımla karşımıza çıksa da, medeniyetin sürekliliğini sağlayan unsurlardan biridir.

Türk milleti olarak göçün ne anlama geldiğini biliyoruz. Batı’da muhacirler (macır da denir), hicretin ne olduğunu her fırsatta anlatır durur. Doğu’da göçerler (köçer de denir), kurdukları büyük çadırlarla bu kültürü bugün bile toprağımıza yansıtırlar. Bir de “Almancı”larımız vardır. Almanya, en çok göç verdiğimiz ülkedir ve Avrupa’ya göç eden herkese Almancı diye hitap ederiz.

Birkaç yıldır bir de Suriyeli göçmenler meselemiz oldu; ki yakın zamanda karşılaştığımız en büyük sosyolojik olaydır. Milletimiz, şanlı geçmişinin hakkını vererek bağrına bastı bu kardeşlerimizi. Bugün birçoğunun yapılan yardımlar ve devletimizin destekleriyle güzel bir hayat yaşadığını görebiliyoruz. Bunun yanında hâlâ yiyecek ekmek bulamayan ailelere de rastlıyoruz; ki bizce aradaki farkın bu kadar açık olmasının sebebi göçmenlerin kendi içlerinde paylaşım kültürü oluşturamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Suriyeli göçmenlerin çok sayıda bulunduğu bir kentimizde, yıllardır ülkemize gelenlere aracılık yaparak zengin olan Suriyeli göçmenleri gördük. Yine, on lira yevmiyeyle kafelerde çalışan çocukların bu aracılara hizmet ettiğine de şahit olduk. Allah hepsinin yardımcısı olsun.

Yaklaşık bir yıldır, toplumun ciddi bir kesiminden Suriyeli göçmenlerin ülkelerine dönmesi gerektiğiyle ilgili tepkiler yükseliyor. Dozajı bazen çok yükselen bu tepkilerin dayanak noktaları çeşitlendiriliyor. Kimileri, Suriyeli göçmenlerin zaten bayram gibi bazı dönemlerde ülkelerine gidip gelebildiklerini ve bu sebeple kendi ülkelerinde yaşayabileceklerini söylüyor. Bazıları, Suriyeli göçmenlerin ücretsiz okuduklarını; vergi ödemeden işyeri ruhsatı alabildiklerini; bir kısmına devlet tarafından maaş bağlandığını falan iddia ediyor. Bu iddiaların bazen delillendirildiklerini, bazen de çürütüldüklerini çeşitli merciler tarafından yapılan açıklamalarda görüyoruz. Yalan ve montajla hazırlanan haber sayısının tonlarca olduğu internet ortamında, doğruluğunu birkaç yerden teyit ederek sindirmek gerektiğini düşünüyoruz bu haberlerin. En azından hakke’l-yakîn bilgilere yönelmek, vicdanen bizi rahatlatacak ve manevî sorumluluktan kurtaracaktır. Zira bu bilgi karışıklığı, bu karışıklığa sebebiyet verenleri “ırkçı” olarak görmeye kadar gitmiştir. Günlük politikanın tesiriyle son beş yıldır tavan yapan milliyetçilik, bu gidişatla birlikte, ırkçılık mefhumundan nasibini alarak yolunu çizecektir.

Suriyeli göçmenler, kalabalık bir nüfusla ikamet ettikleri bazı kentlerimizde, yaşadıkları mahalleleri birer “getto” hâline getirmişlerdir. Bu sosyolojik zorunluluğun bir sonucudur muhakkak. Birkaç kez garipsedikten sonra alışılan bu durumun içerisinde ciddi problemler yatmaktadır; ki bunlar yukarıda bahsettiğimiz birçoğu tekzip edilen bilgilerden daha çok can yakmaktadır. Örneğin, Suriyeli göçmenlerin toplu hâlde yaşadıkları bu mahallelerden birinde, gıdaların çok rahat bir şekilde israf edildiğine kendi gözlerimizle şahit olduk. Yine, mafyavârî birtakım hareketler, bu mahalleleri dışarıdan kınanır bir duruma getirmektedir. Zira Suriyeli göçmenler, gözleyebildiğimiz kadarıyla, kendileri Türk kültürüne uymaktan ziyade, kendi kültürlerini ve yaşam tarzlarını buralarda yerleştirmek gayretindedirler.

Her toplumun iyi ve kötü bireyleri vardır. Farklı kültürlerin sentezi zor olduğundan, iyi insanlar bu sancılı uyum sürecinde buhar olabilirler. Öyle görünüyor ki, Suriyeli göçmenler meselesinde de, iyi kalpli, tek isteği yaşamak olan ve bir şeyler üreterek yaşadığı yere fayda sağlayanlar ikinci planda kalmaktadır. Bu da yalnızca kötü örneklerin vitrinde kalmasına sebebiyet vermektedir. Bu zor sınavda, yöneticiler de toplum da sınıfta kalmış görünmektedir.

Bireysel olarak yapacak şeylerimiz yok gibi görünüyor. En azından duyduğumuz, okuduğumuz her haberin doğru olmayabileceğini düşünerek bir kanıya varabiliriz. Aksi hâlde, yalanlar, gerçekleri de önemsiz bir noktaya sürükleyip bırakacak…

Abdullah SABUNCU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir