KULLANMA KILAVUZU

Birkaç ay evvel taşınma telaşı alınca ailece etraftan koli bulmaya koyulduk. Öyle ya kırmadan dökmeden taşımalıydık eşyalarımızı maazallah kırılırsa ne yapardık. Derken etraftan kolileri topladıkça bir şey dikkatimi çekti. Çoğunda “kırılır”, “dikkat”, “dökülür”, “güneşten koruyun” gibi envai çeşit ikaz cümlesi yazıyordu.  Yetmezmiş gibi ben de eşyaları kutulara yerleştirip üzerine ikaz kelimeleri yazıyordum. Bir yandan da “İlahi Hatice, bu bardak kırılsa şu mont kaybolsa ne olur sanki? Neden bu kadar titizleniyorsun dünya malı için?” diye içten içe kendimle dalga geçiyordum.

İnsan tabiatı gereği mi, eşyaya verilen değerden mi bu kadar ikaz kelimesi kullanılıyor? “Gerek var mı bunca tantanaya?” diye düşünürken çocukluğum geldi aklıma. Çocukken çok yaramaz, meraklı bir çocuktum. Böyle bir çocuk olunca etrafa korku salıp kafama göre davranmam kaçınılmazdı. Büyüklerim tarafından hep uyarılırdım.

Atlama oradan düşersin!

Kolunu bacağını kırarsın!

Onu öyle yeme bağırsakların düğümlenir!

Sobaya yaklaşma yanarsın!

Kibritle oynama elin yanar!

Paranı çantanda sağlam yere koy kaybedersin!

Televizyonu yakından izleme gözlerin bozulur!

Kulaklık kullanma sağır olursun!

Ve en acısı: “Taş olursun!” demeleriydi. Nasıl da sinirlenirdim aslında. Bunları duyduğum için sanki özgürlüğüm kısıtlanırdı. Tabi ben ikazları pek dinlemedim düz duvara tırmanmışlığım, ağaca kafa atmışlığım bile oldu ve çok şükür korkulanlardan hiçbiri olmadı. Büyüyünce de ikazlar kalktı birer birer.

Sonraları büyüyünce daha başka şeyler oldu. O deli dolu meraklı kız çocuğu gitti, yerine sessiz sakin, adımlarını bile temkinli atan kolay kolay itiraz etmeyen biri geldi. Ama eskisi gibi koruyamadım kendimi. İkaz mı edilmedim acaba ondan mı bu kadar hırpalandım bilmiyorum. Kim bilir belki de esas şimdi ihtiyacım vardı ikaz edilmeye.

Öyle anlar oldu ki boğazım düğümlendi,  konuşamadım. Oysa ben kelimeleri hep seçerek konuşurdum, temkinliydim.

Çok iyi korumama rağmen kalbim kırıldı, gönlüm sağır oldu bazen. Sıkı sıkı tuttuğum elleri, en güvenli yere koyduğum hislerimi kaybettim. Fiziksel acısı yoktu bunların belki ama gözlerim yaşlarla doldu. Çoğunda sesim çıkamadı. Ama içim alıveresiye yandı, kavruldu.

Öyle bir zaman geldi ki elim kolum bağlandı, lâl oldum. Bütün bunlar vuku bulurken, kendimi hep ellerini açmış, ağlarken buldum.  Gözümden inen her damlada  “Rabbim, acizim.” dedim. Sanki avuçlarıma ve dilime her acizim dememde binlerce iğne aynı anda girdi çıktı.

Ve bir gün, olayın aslını idrak ettim. Beni rabbim bırakmıyordu. Acizdim ama yalnız değildim. Ya neyin gamı, neyin kederiydi? Neyin acısıydı bu? Hepsi geçecekti önünde sonunda, iş ki yaradan bırakmasındı beni. O gün oturup ellerimi açtım semaya yine “acizim” dedim, yine binlerce iğneyi aynı anda hissettim bir farkla artık imanla karşılayıp âminle yolcu ediyordum.

İşte o gün biraz daha büyüdüm. Büyüklüğüm cismani değildi belki ama ruhum resmen çağ atlamıştı. Acım benim ilacım olmuştu. Öyle ya dertleri imtihanları imanla karşılayıp âminle yolcu edene kim ne edebilirdi? Kendi kullanma kılavuzumu bu merhemle yazdım o gün. Eşyaların bile kullanma kılavuzu var, benim niye olmasın.

Hatice OCAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir