Akşam haberlerine biraz baktığımız zaman ne hâlde olduğumuzu görebiliriz. Uyuşturucu alan gençler, alkol alanlar, iddia, şans oyunları adı altında kumar oynayanlar, adı “milli” olan piyango bileti alanlar, kredi adı altında rahatça faiz yiyenler, rahatça cinayet işleyenler, zina eden insanlar vs. Allah’ın nizamına ters, yasaklanmış birçok fiilin işlendiğini görürüz. En iç acısı da %99’u Müslüman olarak bilinen bir memlekette. Peki sıkıntı ne…

İçinde bulunduğumuz durum bana Hz. İbrahim’in doğduğu yer olan Ur’daki hayatı hatırlatıyor. Bu şehirde 5.000 put vardı. Buradaki insanlar zanaatkâr ve tüccardı. Faiz alıp faiz verirlerdi. Tek bir amaçları var, o da servetine servet katmaktı. Duaları bile hep mallarının çoğalması üzerineydi.  Burada halk üç sınıfa ayrılmıştı. 1. sınıf (din adamları, devlet memurları, asker), 2. Sınıf ( tüccarlar ve çiftçiler), 3. Sınıf  (köleler) şeklindeydi. Hâliyle Hz. İbrahim’in babası da put yaptığı için 1.sınıf bir insandı. Ur şehrinin çok özel bir tanrısı var ki oda “Nannar” (ay tanrısı). O kadar çok put var ki hatta önem verdikleri olaya göre farklı putların önüne gidip dua ederlerdi. Bu büyük putun tapınağı Nannar tapınağı saray tapınağı gibiydi. Nannar’ı sadece bir put olarak düşünmeyin. Mesela şehrin en zengini, en büyük tüccarı, en büyük mal sahibi, hatta siyasi hayatın başıydı. Neden mi bu kadar güçlü? Çiftçi adak olarak ürün; tüccar tarla, bağ, bahçe, süt, mısır, kumaş vs. her şeyi adardı tapınağa. Kadınlar bile kendini bu tapınağa adardı. Tapınakta mahkeme bile kurulmuştu. Din adamları hâkim olup tanrı adına kararlar verdiğini söylerlerdi. Tapınak için çalıştırılan atölyeler ve burada çalıştırılan köleler. Teşkilat harika…  Peki ne zamana kadar devam etti bu? Hz. İbrahim’in hicretinden bir süre sonra Elamlılar tarafından Ur kenti yıkılıp, yok edilip, malların yağmalanmasıyla ve Nannar’ın da buna karşı hiçbir şey yapamaması sonucunda sistem son buldu. Farkındaysanız, çok tanrıcılıkla beraber ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal hayatlarını sadece bu temel üzerine kurmuş bir topluluk yok olmaya mahkûmdur. Günümüzde olduğu gibi…  Maalesef materyalist, emperyalist ve kapitalist sistem bu düzeni kendine öyle bir uyarlıyor ki amacına aynen bu yoldan ulaşmaya çalışıyor. Buna karşın bu sistemi benimsemiş Müslümanlar da 14 Şubatı kutlaya dursun…

Hz. Lokman’ın oğluna ilk nasihati neydi? “Yavrucuğum Allaha şirk koşmayacaksın.” Bir babanın yavrusuna vereceği ilk nasihat işte bu olmalı. Yani Lailaheillallah’ı öğretmeli. Peki bu cümlede ne gizli?

“Lâ” ile neyi kabul ettiğini neyi reddettiğini, “ilahe” ile kime kulluk edeceğini kime kulluk etmeyeceğini, “illâ” ile hangi ilahtan başka ilahı tanımayacağını ve son olarak Allah’a ulaşabilecek bir metodu öğretmeliyiz.

Allah’ın nizamının üzerine set çekilip bina edilmiş bir sistem…

Ama diyoruz ki “ben her gün Lailaheillallah diyorum.” Ama her gün Allah’ın emirlerini çiğniyoruz. Lâ ile neyi kabul ettiğini neyi reddettiğini bilemeyen ve idrak edemeyen biz Allah’a nasıl teslim olduğumuzu söyleyebiliriz? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu…

İslâm’a düşmanlık eden tagutlara safını belli etmeyen veya bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen biz nasıl olur da Lâ derken bu kadar iddialı olabiliyoruz. Unutmayalım ki tarafsız kalan bertaraf olur. Nitekim Bakara Suresi 257. ayette “Allah inananların dostudur. Zira onları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfir olanların dostları ise taguttur. Çünkü onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. Onlar ateş ehlidirler, orada devamlı kalırlar.” buyruluyor. İstediğimiz kadar Lailaheillallah diyelim ama onun nizamına uymayıp tagutlara karşı duramazsak tam manada Lâ demiş olamayız. Allah’ın emirlerine uymayıp emperyalist ve kapitalist sisteme teslim olan biz Lâ derken bin düşünüp bir söylemeliyiz.

Ne zaman ki hayat nizamımızla tagutlara karşı durursak, işte o zaman Lâ deyip sonrasında illallahın bir anlamı olabilir. İslâm bir çınar ağacıysa onun tohumu da La’dır. Tohumsuz, ağaç da ekin de olmaz, olamaz. Yasalara aykırı bir kere…

Tagutu sadece karşımızda görüp emperyalist veya kapitalist sistem bizi kandırıyor deyip sıyrılamayız. Aynı zamanda tagut, Lâ derken bizi bize kandırtan nefsimizdir. Ortada bir sistem ve ona uyan bir nefis olduğunda tagut için farklı bir şeyler aramaya gerek yok bence.

Peki ne mi yapmalıyız? Öncelikle hayatımızda zahiri olarak görünmeyen ama var olan putları bir Müslüman ferasetiyle görüp, def edebilmeliyiz. Allah’ın yasasını ve ona düşmanlık eden tagutlara veya emperyalist ve kapitalist sisteme karşı ayaklarımızı yere sağlam basabilmeliyiz. İbrahim Suresi 18. ayette de denildiği gibi, “Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur.”  Rüzgârın savurduğu bir kül gibi bir oraya bir buraya savrulmamalıyız. Saff Suresi 4. ayette de buyrulduğu üzere, “Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” ilkesince safları sık tutup tagutlara yer alamayacağı şekilde bir esas duruşta “Lailaheillallah” diyebilmeliyiz.

Binaenaleyh… Lâ; idealist Müslümanlığı kabul, kapitalist süslümanlığı reddetmektir. Kapitalist bir boyaya bürünmüş bir şekilde 99 kere Lailaheillallah demektense, Allah’ın boyasına bürünerek 1 kere Lâ demek daha samimidir.

SEFA ÇELİK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir