MEDENİYETLEŞEBİLME YETENEĞİNİ KAYBETMEK

Sahip olduğu sorumluluk duygusu ile birlikte değerlerine sahip çıkan her Müslüman için yaşadığı coğrafyanın hal-i pürmelali kanayan bir yara ve bir iç yangını olmaya devam etmekte…

Ağlamaktan kuruyan gözlerden artık gözyaşı değil kan gelmekte…

Her geçen gün yalnızca insanların hayatları değil umutları da bir bir sönüp gitmekte…

Dünyaya yeni açılmış binlerce çift göz daha güzellikleri göremeden kapanmakta…

İnanç ve umutla semaya kalkan eller daha “Âmin!” demeden vurulup yere düşmekte…

Arşı titreten feryatlar, “Elhamdülillah Müslümanım!” diyenlerin uyuyan ve taşlaşan kalplerini yumuşatmaya yetmemekte…

Bu cümleleri sayfalarca kâğıda dökmek tabi ki mümkün ama bu içimizi daha çok acıtmaktan öteye gitmeyecektir. Neticede daha cümlemize noktayı koyamadan yeryüzünde ölen ve zulme uğrayan Müslüman sayısı yazdığımız kelimelerden fazla olacaktır. Bunca acı yaşanırken de yaşanan tüm sıkıntıların kıyamet alameti olduğu ve Müslümanların tarih boyu hiç bu kadar ezilmediğine dair cümleler herkesin aklından geçecek hatta bu konuda uzun uzun sohbetler edilecektir. Mutlaka ayet ve hadisler de çeşitli yorumlarla bu tezlere delil olarak ortaya dökülecektir. Sonra da yatsı namazlarının akabinde “Allah’ım tüm mazlumlara yardım et!” diye dua edip ışıklar kapatılır ve yatılır herhalde. Daha ne olacaktı ki zaten?

* * * * *

Evet, bu coğrafyanın insanları tarihleri boyunca hep bir çatışmanın ve çekişmenin içinde bulmuştur kendini. Doğarken zaten var olan kavgalar, birçok kişinin ölüm sebebi olurken geriye kalanların da yeni kavgalarının sebebi olmuştur hep. Çünkü bu coğrafyanın tarihi medeniyetler ve savaşlar tarihi olmuştur hep. Özelde dünyadaki çekişmelerin merkez noktası olan Filistin; genelde ise Müslümanların dünyaya on dört asır boyunca imzalarını attıkları bölge olan Orta Doğu, “Medeniyet Tarihi”ne şahitlik ettiği kadar “Savaş Tarihi”ne de şahitlik etmiştir.

Bundan bin yıl önce yeryüzünde zulüm gören ya da öldürülen Müslümanlar bugünkülerden çok mu daha azdı ya da hiç mi yoktu ki? Müslümanların en parlak devirlerinde bile kan ve gözyaşı hiç akmıyor muydu masumların ve de mazlumların gözlerinden ve bedenlerinden? Anneler hep mutlu, babalar hep sağ, çocuklar hep gülüyor muydu mesela? İslam şehirleri yakılıp yıkılmadan hep dört başı mamur muydu acaba?

Medeniyetlerin beşiği… Medeniyetlerin çıkış noktası… Medeniyetlerin doğum yeri… Artık ne şekilde isim verirsek verelim esasen bahsettiğimiz coğrafya insanlığın bir yaşam tarzı oluşturma ve onu yıkma faaliyetlerinin sık sık gösterimde olduğu bir sahne aslında.

* * * * *

Şüphesiz ki Allah davasını canları pahasına omuzlanan yiğitler her türlü zorluğun başlarına geleceğinin de farkındaydılar. Doğruyu kendisine şiar edinenlere değil dokuz köy; dokuz dünya da olsa yer yoktu bu gök kubbe altında. Bu yüzden de kendisini hızını hiç kaybetmeyecek bir mücadelenin içinde buldu her bir Müslüman evladı şu kısa ömründe. Bir taraftan Moğol vandalları diğer taraftan Haçlı haydutları vurduğu zamanlarda bile özünü kaybetmedi İslam medeniyeti ve üzerinden çok geçmeden yeni devletini, yeni kurumlarını, yeni yapılarını kurmasını bildi İslam toplumları. Oluk oluk kan ve mürekkep akarken başkent Bağdat’ın sokaklarından, hiç kimse İslam’ın yok olacağını düşünmedi. Endülüs’ün “İrem Bağları” misali şehirlerinde bronzdan boğa heykellerinin içinde diri diri haşlanan ve yakılan Müslümanlar inlerken bile kıyametin kopmak üzere olduğu akıllarda yoktu. Moğolların Anadolu’da başkent Konya’yı taş üstünde taş bırakmamak için kuşattığı zamanlarda bile Emir Celaleddin Karatay ileride kuracağı medresenin planlarıyla şehri savunuyordu. Anadolu Selçukluları’nın yıkılmasından daha yarım asır geçmeden yeni bir filiz yeşermeye başlıyordu Söğüt civarında. Ve daha niceleri bayrak yere düşer düşmez bayrağı nerede taşıyacaklarını planlayarak mücadelelerine devam ediyordu.

Çok defa dayak yiyip örselense, hırpalansa, bastırılsa da asla susturulamadı sesi ve engellenemedi gönüllerle birlikte ülkelerin fethi. Çok defa yakılıp yıkılsa da şehirleri her seferinde yerine kondu daha iyileri. Çok defa sendeleyip yere düşse de her seferinde yeniden ve yenilenerek ayağa kalkmasını bildi İslam ülkeleri. Hem de eskisine göre daha organize ve daha güçlü olarak.

* * * * *

Müslümanlar tarihte birçok kez olduğu gibi kış mevsimini yaşıyorlar son üç asırdır. Fakat bu sefer bahar gelmek bilmiyor hatta baharın yakın zamanda geleceğine dair bir emare bile yok ufukta. Kışın sert rüzgarlarının ağaçları kökünden söküp attığı gibi Batı’dan gelen fikir akımları zihinlerde ve gönüllerde kök salmış imana, umuda, iyiye, doğruya, ahlâka dair ne varsa kökünden söküp atıyor. Özgürleşme adı altında gelen heva ve heveslerin köleliği birer çığ gibi üzerimize düşüyor. Yağan kar taneleri gibi bombalar yağıyor gökten. Fakat şehirler beyaza değil kırmızı ve griye boyanıyor. Hayvanların kış uykusuna dalmaları gibi bir gaflet uykusunda rüyalara dalıyor her birimiz. Güneş ışınlarının kışın dünyayı ısıttığı kadar ısıtıyor iman ateşi gönüllerimizi. Uzun kış gecelerinin karanlığı kadar kör hayallerimiz. Donan sular kadar donuk fikirlerimiz. Ölen tabiat kadar ölü çözümlerimiz. Ayaz havalar kadar soğuk tavırlarımız. Bitmek bilmeyen bir kış…

* * * * *

Bu yokuştan düzlüğe neden çıkamadık hala? Bu kış neden bu kadar uzun sürdü? Neden tünelin ucunda hiç ışık gözükmüyor? Bir üç asır daha beklemeye hangimizin takati var? Ne oldu da böyle oldu yani?

Ne mi oldu? Olan şey çok açık aslında… Sermayesi sahip olduğu medeniyet olan bu ümmet kendi medeniyetinden her zaman dinamik bir şekilde, tomurcuk açan çiçekler gibi yeni medeniyetler kuruyordu. Ama ne zamanki bu sermayeyi bir miras yedi gibi tüketti işte o zaman karşısında tek dişi kalmış bu canavara karşı içten içe bir sempati ve gittikçe artan bir hayranlık duymaya başladı. Hatta Stockholm Sendromu yaşayan biri gibi bu hale gelmesine neden olanlara aşık hale geldi. Huntington’ın medeniyetler çatışması tezine de konu olan bu durum neticesinde artık doğurgan bir medeniyet gitmiş yerine kısırlaştırılmış bir toplum gelmişti.

Evet, Müslümanlar kendilerini hep diri kılan, geleceklerine ışık tutan, yollarına rehberlik eden, her düştüğünde üzerine yeni yapılarını bina ettikleri, yeni kurumlarını oluşturdukları “medeniyetleşebilme yeteneklerini” kaybettiler. Medeniyet kuramıyorlar artık. Daha Selçuklunun izleri geçmeden Osmanlı’nın medeniyetini inşa etmeye başlayanların artık ne hayatlarında ne şehirlerinde ne kültürlerinde ne ilmi çalışmalarında ne edebiyatlarında ne ahlaklarında ne ticaretlerinde ne siyasetlerinde ne de yasalarında medeniyetlerinin izleri kalmadı. Her düştüğünde ayağa nasıl ve nereden kalkacağını bilen bu medeniyetin çocukları artık hafıza kaybı yaşayan ve ne yapacağını bilmeyen, bakan ama görmeyen, duyan ama işitmeyen ihtiyarlara dönüştü.

  • Peki nerede kaybetti bu çocuklar medeniyetleşebilmelerini? Ve de neden bulamıyorlar bir türlü?
  • Nerede olacak… Medeniyetlerini üzerine bina ettikleri Allah kelamını kenara attıkları yerde…

[Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi. (Furkan 30)]

  • Peki ya arıyorlar mı bu en değerli yitik hazinelerini?
  • Arayan Mevla’sını da bulur…

[“Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, heva ve heveslerine uydular; onlar bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. Fakat tövbe edip iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır. Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.” (Meryem 59-60)]

Anlaşılan o ki Müslümanlar özlerine dönmedikçe ve yitik hazinelerine tekrar kavuşmadıkça bu kış hiç bitmeyecek. İşte Ey Müslüman! Kitap’ta uzun uzun hikayesi anlatılan İsrailoğulları’nın da aynı hastalığa tutulduklarını düşün bir kere! İçlerinden birçoğu Mısır’dan çıkarak güya özgürleşmişti ancak başkalarının tanrılarına tapma istekleriyle asla özgür olamadılar.

[İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendilerine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. İsrailoğulları, “Ey Mûsâ! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana” dediler. Mûsa şöyle dedi: “Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz.” (Araf 138)]

Ve unutma! Ne zamanki bu hastalıktan vaz geçtiler ancak o zaman çöllerden kurtulup zaferle girebildiler Kudüs’e. Ve de kurabildiler kendi medeniyetlerini…

ŞAHABEDDİN KUTLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir