MO-TUN (METE HAN): FRANSIZ İHTİLALİ VE ÇAĞDAŞ MİLLİYETÇİLİK

Kireç suyu ile yıkanmış ve içerisine kireç parçacıkları yerleştirilerek sıkıştırılmış koyunyünü keçe üzerinde yatardı. Omuzundaki samur derisini yatarken özellikle kullanırdı. Vücuduna ise kurt postu örterdi. Akşamdan hazırlayıp koyduğu at sütünden mayalanmış ayranı, kol mesafesinde bir kütüğün üzerinde dururdu. Prizma biçiminde çatılan çıtalarla inşa edilmiş “yurt”unun tavan kısmı daire biçiminde açıktı. Çıtaların üzeri keçi kıllarından sıkı bir şekilde örülmüş çullar ile kaplanmıştı. Çıtaların prizma şeklinde yapılması ve üzerinin açık bırakılması büyük fırtınalarda “yurt”un uçmasını engelliyordu. Çünkü gerektiğinde kolay taşınabilmesi için çıtalar hafif ağaçlardan yapılıyordu. Üzerinin kubbe biçiminde olması da doğa olaylarından korunmayı kolaylaştırıyordu. Bu evin planını yapan çok akıllı bir mühendis olmalıydı. Çünkü bu hesaplamalar olmasa bozkır iklim şartlarında barınmak mümkün değildi. Alışageldiği üzere sabahın puslu ilk ışıkları ile gözünü açtı. Tanrı dağlarının Güney batı eteklerinde, sırtı Tanrı dağlarına, önü ise alabildiğine düzlük ve sonunda gök ile birleşen bozkırda yaşıyordu. Buralara çok fazla yağmur yağmaz, ancak Tanrı dağlarının zirvesindeki bitmeyen karlardan eriyen suların oluşturduğu ırmaklar ve rutubet ile yeşilliğini bütün yaz koruyabilirdi.

Yeryüzünü aydınlatan, hayvanları, insanları ısıtan güneş onun için çok kıymetli idi. Bütün işlerini, hayallerini, planlarını kısacası yaşamını onun doğup, batmasına göre ayarlardı. O battığında derin düşüncelere dalar, doğa ve insanların düzenini anlamaya çalışırdı. Bu oturuşlarına zifiri karanlık geceleri alaca karanlığa çeviren ay eşlik ederdi. Gece varlığını da ayın hareketlerine göre düzenlerdi. Dolayısıyla yaşamı Güneş ve aya göre şekillenmiş, bunlar hayatının merkezinde bulunuyordu. Ancak her ikisini de bağrında taşıyan, insanların sahibi olabilmek için birbirlerini öldürdükleri bütün yeryüzünü saran mavi bir şey vardı. Elle tutulamıyor, ulaşılamayacak kadar yüksekte, şekil verilemez ve hükmedilemezdi. Aynı tarihlerde Mısırlı firavunlar ona ulaşmak için milyonlarca kölenin hayatını harcamışlardı. Ancak ulaşamamışlardı. Mo-tun böyle bir ihtiyaç hissetmedi. Güneş ve ay onun içerisinde doğar ve batardı. Bazen kendisine huzur veren o büyük mavilik, içini karartan bir renge bürünür, insanın içini ürperten ışık ve sesler çıkarırdı. Ancak ardından insanların ve hayvanların yaşamının temel kaynağı olan suyu üzerlerine dökerdi. İsterse karanlık, isterse bolluk ve bereket dolu aydınlık bahşetmeye kadirdi. Dolayısıyla en güçlü o idi. Bütün yeryüzünü ve insanlığı iyiliğine kötülüğüne bakmadan sarmalamıştı. Bu tanrı olmalıydı. Çünkü yeryüzündeki yaşamı, içindeki güneş, ay, yıldızlar, yağmur, kar gibi şeylerle o yönlendiriyordu. O sabah büyük saygı duyduğu ve her şeye gücünün yettiğine inandığı gök, badem gözlerinde her zamankinden sönük bir şekilde ışıldadı. Çünkü o gün, masmavi gök ile gözleri arasına bulutlar girmişti. Yavaşça doğrularak, sağ omzu hizasında duran kımızından bir yudum aldığı gibi yatağından fırlayıp kalktı.

Obasına geceden bir ulak gelmişti. Ancak süleri (askerleri) onu rahatsız etmeyerek, görüşmeyi gün ışıklarına bırakmışlardı. Ayağa kalkması ile dışarıdan kendisine seslenilmesi aynı ana denk gelmişti. Sanki o ün onun ayaklanmasını gece boyu sabırsızlıkla beklemişti. Bir çırpıda sekide duran, üzerinde kurt başlı tokalı kemeri ve ketenden dokunmuş pantolonunu kavrayarak giyindi. Üzerine yünden dokunmuş açık mavi gömleğini ve diz altına kadar uzanan boz çizmesini aldı. Yabani sığır derisinden yapılmış kapının yanındaki günlük kullandığı kurt derisini omuzuna sardıktan sonra, heybetle dışarı çıktı. Karşısında babası Tu-Man’dan (Teoman) kendisine gönderilen ulak ile iki süsünü buldu. Hiç konuşmadı. O an badem gözlerinde ulağın silueti belirdi. Bu durum ulağın konuşması gerektiği anlamına geliyordu. Ulak, tek dizi üzerinde selâmını verdikten sonra, Şan-yü (Hakan) Tu-Man’ın kendisini huzuruna çağırdığı haberini verdi. Ulak sözlerini bitirince kafasını sallayıp, otağına geri döndü. Bu durum olağan değildi. Şan-yü Tu-Man onu neden çağırıyordu. Yaz mevsiminde bir yere sefer olamazdı. Eğer olsa önceki yılın güzünde toy ([siyasi] toplantı) olmalıydı. O toya kendisi çağırılmasa dahi, sefer için baharda harekete geçilmeliydi. Halk için bir tehlike mi vardı? Tu-yü hu’lar (Moğollar) yine yağmaya mı kalkışmışlardı. Kendi içlerinde dahi siyasi ve toplumsal bir örgütlenmeye sahip olmayan Tu-yü hu’lar buna nasıl cüret ederlerdi? Yoksa aynı dili konuştukları ve aynı kültüre sahip oldukları Yü-eh-çih’ler mi saldırmıştı? Eğer onlar saldırdı ise durum kritik olmalıydı.

Yü-eh-çihlerin yaşadıkları yerin otlakları geniş, üzerinde yüz binlerce koyun ve at yetişiyordu. Bu sebeple sayıları da çok fazla idi. Yü-eh-çih’lerin önceki beyi, düzeni bozmayan diğer boylara adil bir şekilde otlakları paylaştırmıştı. Tibetliler onlarla ticaret yapıyorlardı. Bu sebeple ihtiyaç duydukları ürünleri oradan karşılıyorlardı. Kendi ürünlerini de rahatlıkla iyi fiyatlara satabiliyorlardı. Dolayısıyla Bozkır halkı hep onların himayesine gidiyordu. Böylece sayıları, üretimleri devamlı artmış, bozkırın en güçlüleri olmuşlardı. Şimdiki bey ise, kendi boy mensuplarına daha fazla otlak vererek adaletsiz davranmış, boylar arasında huzursuzluklar ortaya çıkmıştı. Oysa Mo-tun her şeyin bir düzen içerisinde gök kaynaklı yaşanan güneş, ay ve doğa olaylarıyla bağ içerisinde olduğunu düşünüyordu. Bu düzen içerisinde doğa nasibini adil bir şekilde alıyordu. İnsanlar da doğa gibi göğün kendilerine sunduklarından adil olarak faydalanmalıydılar. Ancak durum böyle değildi. Gücü olanlar güçsüz olanların doğadan faydalanmasını kısıtlıyorlardı. Bütün her şey düzen içerisinde göğe bağlı ise, insanlar arasında adaleti sağlayan bir güç olmalıydı.

Bazı boylar Hi’ung-nu’lara (Hunlar) sığınmak istemişlerdi. Ancak otlaklarının azalmasından korkan Şan-yü Tu-Man’ın beyleri bu durumdan hoşnut olmamışlardı. Sığınmak isteyenlerin başka boydan olduklarını ileri sürerek, onlarla kendileri arasına “öteki” mefhumunu sokmuşlardı. Şan-yü Tu-Man da beylerinin telkinlerini dinlemişti. Oğlu Mo-tun (Mete) ise babasının fikrini desteklememişti. Onca ihtişamı ve erişilmez büyüklüğü ile gök bütün insanların üzerinde duruyordu. Her şey onun gölgesinde ise aralarındaki fark ne olabilirdi? Dolayısıyla göğün adaleti herkes için aynı olmalıydı. Onlar üzerinde de göğün adaletini hâkim kılmak, haklarını vermek gerekirdi. Peki, bu nasıl başarılabilirdi? Güçlü olanı desteklerse, güçlü olan daha da güçlenir, kendisi ise aynı pozisyonunu korurdu. Daha güçlü olanın yanında gücünü koruması hiçbir gelişme barındırmıyordu. Güçlü istediğinde yine kendisi için tehdit niteliği taşımış olacaktı. Kendisinden zayıf olanların yanında yer alır onları, kendisini desteklemeye ikna ederse ancak kendi gücünü artırabilirdi. Bunun için de onların önüne birleştirici, üzerinde anlaşabilecekleri, herkesi mutlu eden bir amaç konulursa bütüncül bir iknayı başarabileceğini düşündü.  Göğün adaletini yeryüzü ve insanlar üzerinde ayrım gözetmeden hâkim kılmak gerekli idi. Böylece insanlar arasındaki savaşlar biter, huzur üretim ve üremeyi getirir, refaha ulaşılabilirdi. Peki, bunu sağlayacak gücün kaynağı ne olmalıydı?

Mo-tun’a göre ihtiyaç duyulan gücün kaynağı, insanın kendisi idi. İnsanlar ihtiyaç olarak hissettikleri şeyler için var güçleri ile çalışabilirlerdi. Gerekli olan şey, onları doğru hedefe ve doğru şekilde yönlendirmekti. Tabi ki gidecekleri hedefin kendileri için işe yarar, yani faydalı olması gerekli idi. Bunun için Mo-tun kurallar koyarken, Türk töresinin temel kriterleri olan adalet ve faydalılık esaslarını belirledi. Hi’ung-nular arasındaki ününü de buna borçlu idi. Maiyetinin eğitimi ile bizzat kendisi ilgileniyordu. İlk olarak en büyük gördüğü göğü (Tanrı) ve yeryüzü ile ilişkisini anlatıyordu. Sonra her kim olursa olsun, belirlenen doğru hedefe giden herkesin eşit, aynı olduğunu telkin ederek, birliktelik – millet bilincini oluşturuyordu. Bundan sonrası teknik dersler idi. Askerlerini bir düzen çerçevesinde kendisi eğitiyordu. Maiyetinin üretim araç kaynaklarının temini, aralarındaki adaleti ve sayı olarak çoğalmalarını temel ilkeler olarak belirlemişti. İnsanlar ile ilişkilerini bu ilkeler çerçevesinde kuruyordu. Kendilerine sığınmak isteyenlere de ilkeleri boyutunda yaklaştı. Çaresiz kalan bu insanlara göğün adaletini sağlayacak güç kaynağı olarak bakıyordu. Adaletin kıymetini en iyi adaletsizliğe uğrayanın bileceğini düşünüyordu. Belki birkaç yıl zorlansalar da yeni gelecekler, Hi’ung-nuların askeri ve ekonomik gücünü artıracaktı. Böylece yeni otlaklar elde edebilirlerdi. Çünkü gelenlere adil davranıldığı sürece, özellikle kendileri için otlak kazanılmasında var güçleri ile savaşabilirlerdi. Böylece bozkırda göğün adaletini sağlayacak en güçlüler, Hi’ung-nular olabilirdi.

Mo-tun’un fikri desteklenmemiş, hatta üvey annesi ve bazı beyler için ona karşı kullanılabilir bir durum yaratmıştı. Üvey anne Mo-tun’dan nefret ediyor; her fırsatta onu Şan-yü Tu-Man önünde küçük düşürmeye çalışıyordu. Mo-tun ise bu duruma ses çıkarmıyor; askerleri ve sorumlu olduğu halk ile ilgilenmeye devam ediyordu. Üvey anne Mo-Tun’un muhalefetini kullanmış, onu merkezden uzaklaştırmak için Şan-yü Tu-Man’a telkinlerde bulunmuştu.  Bu sebeple Şan-yü Tu-Man, onu ve maiyetini iklim şartları daha zor olan kuzeye, şimdiki yerlerine göndermişti.

Mo-tun ulaktan aldığı Şan-yü’nün huzuruna çıkma emrini yerine getirmek için “yurt”undan hızlıca çıktı. Her an hazır olmayı öğrettiği sülerin onu görü görmez her zamanki gibi gözleri parladı. Aynı günün akşamında Şan-yü’nün otağındaydı Mo-tun. Güneş batmış, geceyi aydınlatması gereken ay yoktu ortalarda; ancak uzaktan şakıyan yıldırımlar kara bulutları parçalıyor, Şan-yü otağını bir görünür, bir görünmez kılıyordu. Oğlu Mo-tun’un gözlerinden korkan Şan-yü, onu huzuruna almaktan çekiniyordu. Çünkü kafasındaki düşünceler, öz evladı Mo-tun’u ölüme gönderiyordu. Yeni eşinin ve bazı beylerin kurguladığı ölüm tuzağının ilk adımıydı bu. Mo-tun otağın sağ kısmında huzura çıkmayı bekliyordu. Yıldırım ve kara bulutlar yaklaşırken otağın kapısı aralandı. Şan-yü postuna oturmuş üvey anne gülümsemekle ciddiyet arasında Mo-tun’u huzuruna çağırdı. Üvey anne mutluydu. Çünkü Mo-tun’u babasının nezdinde öteki hâline düşürmüş, ailenin dışına atmayı başarmıştı. Kendinden doğan oğlunun ailede en muteber olması için bir engel kalmayacaktı kısa süre sonra.

Mo-tun içeri girdi. Devlet geleneklerine uygun olarak, makama saygısını gösterdi. Fark ettirmeden babasını aradı gözleri; ancak otağda birkaç beyden başkası yoktu. Beyler Mo-tun’a yukarıdan bakıyorlardı. Bu durumu gören Mo-tun kapana düşmüş kurt misali etrafını keskin bakışlarla süzmeye başladı. Sesi titreyen üvey anne, sözü uzatmadan gün doğumu ile Yü-eh-çihlere gönderileceği haberini verdi. Bu emir ile yalnız bir başına kalmıştı Mo-tun. Askerleri ve maiyeti bir başka beyin himayesine verilmişti. Babası ile vedalaşmak istediğini söyleyerek, huzurdan ayrıldı. Gün doğumuna kadar babası ile görüşmeyi beklese de Şan-yü’nün cesareti yoktu badem gözlere bakmaya. Tek başına Yü-eh-çih sınırlarını aşarak, teslim oldu onlara. Yü-eh-çihler bozkırın en güçlüsü idiler. Güçlü olanlar, güçsüzlerden Şan-yü’nün oğlunu rehin alırlardı. Bu bir çeşit saldırmazlık anlaşması idi. Şan-yü Tu-man en kıymetlisi olarak görülen oğlunu rehin göndermekle Yü-eh-çihlere saldırmayacağını garanti ediyordu. Eğer saldırır ise Yü-eh-çihler Mo-tun’u öldürme hakkına sahiptiler. Mo-tun’un gitmesinden sonra Şan-yü Tu-man, Yü-eh-çihlere savaş açtı.

M.Ö. 176 tarihinde Mo’tun Çin imparatoruna: “Tanrı’nın yardımı ve şefaati, subay ve askerlerimin yüksek savaş yeteneği atlarımın gücü ve kuvveti ile bütün Yü-eh-çihleri ezdik. Böylece göğün altında asayiş ve dirlik kurulmuş oldu. Bundan sonra yirmi altı kavmi daha hâkimiyetim altına aldım. Bunların hepsi Hun oldu. Yay çekebilen bütün kavimler tek bir aile gibi birleştiler. Şimdi kuzeydeki bütün ülkelerde dirlik ve düzeni kurdum. Şimdi silahları bir tarafa koymak, subay ve birliklerimi dinlendirmek, atlarımızı beslemek istiyorum… Çocuklarımız ve gençlerimiz büyüsünler, yaşlılarımız ise huzur içinde yaşasınlar.” içerikli mektubunu gönderdi.

Şimdi sizlere klasik tarihî bir bilgi sunmak istiyorum. “1789’da Fransız ihtilali gerçekleşti. Dünyada ilk defa milliyetçilik fikri yayıldı.” Evet, Fransız İhtilali bir milliyetçilik fikri yaymıştır. Buna biz “çağdaş milliyetçilik fikri” diyoruz. Temelinde insanları, toplumları parçalayabildiği kadar küçük gruplara ayırmak ve ötekileştirmek suretiyle ortaya çıkarılan çatışmayı araç olarak kullanmak suretiyle hâkimiyet altına almaya hizmet eden milliyetçilik. Mo-tun’un M.Ö. 176’da yazdırdığı mektuptan iktibas ile adaletsizliğin kaynağı “Tanrı’nın yardımı ve şefaati, subay ve askerlerimin yüksek savaş yeteneği atlarımın gücü ve kuvveti ile bütün Yü-eh-çihleri ezdik” yok edildikten sonra, “göğün altında asayiş ve dirlik kurulmuş oldu” parçalayarak, ötekileştirerek değil kim olursa olsun: “Bundan sonra yirmi altı kavmi daha hâkimiyetim altına aldım. Bunların hepsi Hun oldu. Yay çekebilen bütün kavimler tek bir aile gibi birleştiler.” şeklinde herkesi kendinden sayma erdemine sahip bir milliyetçilik fikri ancak: “Şimdi kuzeydeki bütün ülkelerde dirlik ve düzeni kurdum.” ifadelerinin karşılığı olabilecek dünyada huzur kurulabilir. Türk milletinin ruhundan Mo-tun tarafından dillendirilen bu anlayış ve Allah’ın peygamberinin emrettiği “Bütün Müslümanlar kardeştir.” şiarı üzere insana, insan olduğu için kıymet veren Karahanlı, Harzemşahlı, Selçuklu, Gazneli, Osmanlı Devletleri gibi birçok Türk devletinin tatbik ettiği Türk-İslâm medeniyeti ortaya çıkarmıştır. Bu tatbikler bize kabile çıkarlarından ümmet olunamayacağını tarihte olduğu gibi bugünde göstermektedir. Ancak ve ancak millet çıkarlarından ümmet olunabilir.

DR. EBUBEKİR GÜNGÖR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir