SEZAİ KARAKOÇ’TA KÜLTÜR VE MEDENİYET KAVRAMLARININ ÇERÇEVESİ

Medeniyet, dar anlamıyla Medine ilinde oturma durumu, Medineli olma niteliği ve anlam genişlemesiyle uygarlık demektir. Kültür ise, bir topluma özgü düşünce ve sanat yapıtlarının tümü olarak nitelendirilmektedir. Fakat kültürün bu anlamı bazı düşünür ve yazarlarımız için yetersiz olup, kanaatleri toplumumuzun değer ve olgularını tam olarak ihtiva etmeyen kültür kelimesinin yerine zekâyı madde dünyasına çivilemeyen “irfan”kelimesinin kullanılması yönündedir. Medeniyet ve Kültür kavramlarının anlamları, gelişmeleri ve halk içinde tezahürü günümüze kadar tartışma konusu olmuştur. Ana akım tarih literatüründe medeniyet ve kültür kavramlarının Sümer, Mezopotamya, Mısır topluluklarına avdet ettirildiği görülür. Tarım toplumuna ve yerleşik hayata geçişte su kenarlarının tercih edilmesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçların giderilmesi amacıyla teknik bilgiye ulaşılmak istenmesi ve geliştirilmesi medeniyetin bu topluklar vasıtasıyla mevcudiyet kazanmasını gösterir nitelikte sayılmıştır. Ancak herkesin ortak bir akıl ile kabul ettiği bir yargı var ki; medeniyetler bir birikim süreci ile alâkalıdır. Medeniyet, insanoğlunun değişmek ve gelişmek ihtiyaçları ile ortaya çıkmış ve nesilden nesile aktarılarak bugünkü biçimini almıştır.

Kent Bilimi ve Sosyoloji ilminin kurucusu kabul edilen İbn Haldun’un ilim ve sanatların merkezi, kökü olarak tanıttığı Ümran; kelime kökü itibariyle medeniyet,şehir, kültür anlamına gelmektedir. Kaderin belirleyicisi olarak coğrafyayı gösteren İbn Haldun, Dünya üzerinde yedi iklimin olduğunu ifade eder ve bu iklimleri de kendi içerisinde bölümlere ayırır. Birinci ve İkinci ile Altıncı veYedinci iklimlerde medeniyetin mümkün olmadığını, zira bu yerlerin çok soğuk ve çok sıcak olmak kaydıyla hava şartları açısından ılıman olmadığını, bundan dolayı bu coğrafyaların ümran ilminin ortaya çıkmasına engel olduğunu söyler. Ona göre ümran, yani medeniyet üç, dörtve beşinci iklim yerlerindedir. Ümrana en uygun yer olarak ise Dünyanın ortası kabul ettiği Şam ve Irak’ı gösterir.

Medeniyet ve Kültür kavramlarını açıklamaya girişen diğer bir düşünürümüz ise Ziya Gökalp’tir. O, medeniyeti muhtelif toplumların ortaklaşa kullanabilecekleri teknolojik ve kültürel araçlar olarak tarif eder. Mesela sanayileşme ile bir kısım yeni sosyal kurumların damgasını vurduğu modern Batı medeniyeti Batılı ulusların çoğu tarafından paylaşılmaktadır. Milliyet Batı uluslar sisteminin parçasıdır ve Gökalp milliyeti hars kavramına bağlar. Ona göre, bir kültür bir halkı belirleyen değerler inançlar ve kurumların gizli bir örüntüsür.Böyle bir halk ne zaman çok ırklı, çoğul bir devlet içerisinde birleştirilirse o halkın değeri su yüzüne çıkamazdı. (Bu düşünceye Sezai Karakoç aşağıda görüleceği şekilde karşı çıkacak ve eleştiri getirecektir.)

Bu açıklamalar ve yorumlardan sonra Sezai Karakoç’un “medeniyet kavramına yüklediği anlama bakacak olursak; Karakoç da tıpkı İbn Haldun gibi Medeniyetin ancak bir ortamda gün yüzüne çıkabileceğini ifade etmiştir. Bu ortam kenttir. Karakoç’ta kent medeniyet için başat bir kavramdır. Ona göre uygarlıkların mutlaka siteleri vardır. Kent, site, Medine düzeyine varmamışsa henüz tam bir uygarlık oluşmamıştır. Kent ve Uygarlık adeta özdeş düşünülmüştür. Kentle birlikte medeniyeti başlatacak olansa diriliş insanıdır. Diriliş insanı putları, köleleştirme simgeleri olan putları kıran özgürlükçülerdir. Bu tanımdan anlıyoruz ki diriliş insanı Müslüman dava adamıdır. Özgürlük bu insan için hayat tarzıdır. O zindanda da özgürdür sarayda da. Demek ki medeniyet için saik inanan insandır.

Sezai Karakoç Müslüman coğrafyanın medeniyetini Abbasî, Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı medeniyetleri olarak tasnif etmez, ayırmaz. Hepsi bir bütünün parçasıdır, yansımasıdır, formudur. Bu bütün Hz. Âdem ile başlayan ve kendisini, din kaidelerinin belirlendiği (zekât, oruç,setr) Medine’de tamamlayan İslâm Medeniyetidir.Kendini tamamlamak durması ya da gelişme göstermeyeceği anlamlarına gelmez. İslâm Medeniyeti vahiy yoluyla ve son peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla asıl şekline bürünmüştür ve Müslüman coğrafyasını, tüm dünya insanlarını kapsayacak ve aslına rücu ettirecek yegâne medeniyet İslâm Medeniyetidir.

Karakoç’a göre İslâm Medeniyeti temelde ve özde medeniyet dediğimiz vakaların ta kendisidir. O yüzden bir bakıma idealdir, tözdür, cevherdir. Bir bakıma gelmiş geçmiş medeniyetlere ışık tutmuştur. Hakikat medeniyeti de diyebiliriz ona. Bu anlamda İslâm Medeniyeti,medeniyetler medeniyetidir. Vahye, Tanrı’nın birliğine dayanan İslâm Medeniyeti ölmemiştir. Onun tarih içinde gerçekleşimleri olan medeniyetler ise yerlerini birbirine bırakmışlardır. Bu bakımdan onlara İslâm Medeniyetinin varyasyonları olan medeniyetler diyebiliriz. Endülüs, Osmanlı gibi

Oluşumu kente ve onun içindeki erdemli insana dayanan medeniyet ki Sezai Karakoç Farabi’nin Medine’l-Fazıla’sında olduğu gibi kentin ve devletin erdeme dayanması gerektiğinin altını çizer. Bu erdemli kenti ve devleti kapsayacak olan medeniyetin coğrafyasının neresi, milletinin kim olduğu ve bu toplumun niteliklerinin neler olduğuna dair Karakoç, İslâm Medeniyetinin coğrafyasının ve milletinin heterojen nitelikte olduğunu vurgular. Ona göre, İslâm Coğrafyası haritalardaki gibi sunî sınırlara hapsedilemez veya toplum kendine ait kimi kültürel özellikler barındırsa da bu coğrafyadan ayrı düşünülemez. Diriliş insanının, yani özgür insanın, yani inanmış dava adamının coğrafyası İslâm Medeniyetinin yaşandığı her yerdir. Diriliş insanının vatanı Türkiye, Suriye, Irak, Arabistan, Mısır, Kuzey Afrika ne kadar İslâm ülkesi varsa hepsidir. Bunu idrak edebilmek açısından yine Sezai Karakoç’un şu cümleleri yeterli olacaktır: Hatay Suriyelilerindir. Diyarbakır Suriyelilerindir. Konya Suriyelilerindir. İstanbul Suriyelilerindir. Tıpkı Halep’in, Şam’ın bizim şehirlerimiz olduğu gibi.

Mekândan bağımsız bu medeniyetin, İslâm milletinin özellikleri ise Batı milletiyle tamamıyla farklıdır.Avrupa’nın tanıdığı millet, temelde ırka ve dile bağlı biraz da pratik olarak siyasî, tarihî sebeplerle oluşmuş devlet ve ülke içindeki halk için kullanılan bir deyimdir. Oysa İslâm’ın millet kavramında ırk, dil gibi unsurlar önemli değildir. Millet, İslâm anlayışında aynı inancı paylaşan insanlar, şuurlu topluluktur. Yani İslâm’da millet anlayışı Ziya Gökalp’in millet anlayışının çok dışında bir kaynağa,medeniyet kaynağına bağlı bir kavramdır.Millet, İslâm anlayışında bir medeniyetin halkına verilen addır. İşte İslâm toplumunu birbirine bağlayan yegâne sebep budur.Ayrıca İslâm toplumu vahiy aracılığıyla erdeme ulaşmayı amaçlayan hür ve akil bir toplumdur. İslâm toplumu Batıda olduğu gibi kötülüğe doğal olarak var olmuş bir sıradanlık atfetmez. İslâm toplumu kötülük doğusunda ona çare arayalım psikolojisini de kabul etmez. Önce kötülüğün hiç doğmamasını ister, kötülüğü çağıracak şartları taşımayan bir toplum kurar. Buna rağmen doğan kötülükleri de ortadan kaldıran, işleyen bir mekanizmaya bir hukuk ve toplum düzenine sahiptir.

Karakoç’a göre böylesine bir toplum ortaya çıkaran,coğrafî sınırlarla asla muhatap olmayan İslâm Medeniyeti,günümüzde bir duraklama dönemine girmiştir. İslâm Medeniyetinin bir yansıması, gerçek bir izdüşümü ve taşıyıcısı olan ve şimdiye, bize tevarüs eden Osmanlı Medeniyeti ile ilgili Karakoç; Arnold Tonybee’e atıfla Osmanlı Medeniyetinin, dolayısıyla İslâm Medeniyetinin bitmiş, tükenmiş bir medeniyet olmayıp, devleti yıkılarak durdurulmuş bir medeniyet olduğunu vurgular. İslâm Medeniyeti bu dönemde bir bocalama ile karşılaşmış ve bu handikabı aşmak için değişime ihtiyaç duymuştur. Fakat tanzimat döneminden bu yana bu değişim ve atılımı yanlış yerde aramakta, bir tehlike medeniyeti olan Batı Medeniyetini kendine örnek almakta, taklit etmektedir.Bu taklit sadece Batı Medeniyetinin teknik bilgisini almakla sınırlı olmamış kültürel yansımaları da olmuştur.Fakat ister medeniyet formunu ister kültürel yapısını ithal ettiğimiz Batı Medeniyetiyle bu etkileşimde İslâmMedeniyeti muvaffak olamamıştır. Çünkü Batı Medeniyeti bir görüntü medeniyetidir. Medeniyetin özü olan ruh, muhteva, keyfiyet batı medeniyetinde noksandır. Batı Medeniyeti bugün özden önce görüntüyü referans almaktadır. Zaten Batı Medeniyeti ilginç bir şekilde daha önce eşine rastlanmadık bir şekilde kendi kendini yok etmektedir. Bu medeniyetin insanlığa armağanı tehlike olmuştur ve batı bugün kendisinin ortaya çıkardığı ve yine kendisinin yok edeceği bir tehlike medeniyetidir. Batı Medeniyetinde sanat eserlerinin değerini bile dinamiti icat eden kişiye münhasır yapılan Nobel ödülü belirlemektedir.

Karakoç’a göre etkileşim ve değişim zaruridir. Biz batıdan teknik bilgi ve medeniyet atılımımızı gerçekleştirecek, bizi ileriye götürecek birtakım yenilikler,araçlar alabilir makinelerin insana hükmetmesi yerine bu aletleri insanlığın yararına kullanabiliriz. Fakat Karakoç bunun şartını aşırıya kaçmamak olarak belirtmiştir. Aynı şekilde dışa kapalı olma durumu da aşırıya kaçmayacaktır.Bir medeniyet hamlesine ihtiyaç duyuyorsak bunu belli şartlar altında bir muvazene ile yapmalıyız.

Yahya Kemal Viyana’ya nasıl gittik sorusuna cevaben Mesnevi okuyup, bulgur aşı yiyerek demişti. Yani İslâm Medeniyetinin Osmanlı yorumu sadece iyi ata binip güzel kılıç kullanarak ortaya konulmadı. Güçlü bir devlet teşkilatının yanında toplumsal yapıyı besleyen ahilik,kalelerden önce gönülleri fetheden âlimlerimiz, devletin yükünü hafifleten vakıflarımız, şiiri inşa eden Bakîler,taşları bir şiir gibi yükselten Sinanlar bu medeniyetin ihtişamında rol oynadılar. Bugün yeni bir medeniyet hamlesinden bahsediyoruz. Peki, inşası tamamlanmış olan İslâm Medeniyetinin ihyası ve atılımı nasıl olacaktır?

Karakoç şu cevapları veriyor: Bizim dışarda olan değişimlere bakarak olsun, gelecekteki bizi bekleyen tehlikelere veya müjdelere bakarak olsun mutlak surette yeni bir atılım yapmamız gereklidir. Bu atılım medeniyet atılımıdır. Çünkü bütün felaketimiz medeniyetimizin geçirdiği krizden kaynaklanır. O krizi atlattığımız takdirde yine bir medeniyet atılımımız olacaktır. Karakoç bu medeniyet atılımının temelini ise ruhta, sanatta, bilimde diriliş olarak işaret etmektedir. İslâm ülkelerinin problemlerini birbirine dolayarak, labirentleştirerek gündüzü geceye, gecesini gündüze çevirerek tam bir kördüğüm hâline getirmişlerdir. Bu kördüğüm hep bir İskender gelsin, bir kılıç vursun ve bu düzelsin denirse, bu zihniyet değişmezse asla çözülmeyecektir. İskender’i o çözüme götüren yetişmesiydi, formasyonuydu. Hocası Aristo olduğu için bulmuştu o çözümü. İskender’in kafası Aristo, Aristo’nun kolu İskender olduğu için bir çözüm bulanabilmiştir. Uygulayıcısız düşünürler, düşünürsüz aksiyon adamları geldikçe kördüğüm olduğu gibi kalacaktır. Gordion’da bir İskender göründüğünde iyi biliniz ki atının terkisinde bir düşünürün kitabı vardır.

Son olarak Karakoç cevaben; Allah’ın bize lütfettiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafya bize: Siz Fırat ile Dicle’yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası benim burası senin diyebilir miyiz? Oysa Fırat ve Dicle şırıltılarıyla kendi mecralarında akarken bize ben bir bütün yalnız bir Türkün, yalnız bir Arabın, yalnız bir Kürdün değilim. Hiç kimse bana tek başına sahip çıkmasın. Ben İslâm Âlemi’nin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan ibret alınız ve parçalanmayınız diye seslenmektedir.

AHMET ÖZDEMİR

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir