Tanı Beni

Her şey yazı ile başladı…

 

Kendini anlatmak istedi insan. Yaşadıklarını , duygularını , gördüklerini , hissettiklerini…

 

Ve konuşmaya başladı. Anlaştı karşısındaki insanla. İşlerini gördü konuşarak. Ama yeterli gelmedi bu.

 

Öykülere döndü konuşma, oradan destanlara dönüştü. Peki yeter miydi insana bu?

 

Yetmezdi ve yetmedi.  İstedi ki yıllar sonra da bilsinler beni.

 

Hatırlasınlar beni, ansınlar beni her çağda ve zamanda.

 

Zevk sahibidir insan. Güzel bir çiçek, hoş bir manzara görünce sarhoşlaşır bedeni.

 

O an dank etti insanın zihnine. Madem söz uçuyor zihinlerden, dillerden. O zaman görsünler benim yaşadıklarımı resimlerden.

 

Çizdi duvarlara, taşlara, yapraklara…

 

Ama nasıl çizebilirdi insan sevginin resmini, nasıl anlatabilirdi ki insan adaleti, merhameti?

 

Peki nasıl üzülebilirdi insan resimlerde, resmin neresinde zulmü gösterebilirdi?

 

Nasıl çizilebilirdi ki nefis ile olan mücadeleyi?

 

Sonra yazıyı buldu insan. Keşfetti. Yaradan vermişti çoktan ama insan geç keşfetti.

 

Dedi ki bilsinler ben kimim. Rengim ne? Kokum ne? Dedi ki tanısınlar beni. Sevdiklerimi, nefretlerimi, zevklerimi, korkularımı… Dedi ki bende bu dünyadayım, bul beni, tanı içimi ve dışımı.

 

Sonra…

 

Yazdı bütün isteklerini,

 

Yazdı bütün korkularını,

 

Yazdı bütün sevinçlerini…

 

Oku dedi insana. Ben buyum.

 

Yapma dedi yaptıklarımı , aynı hatalara düşme benim gibi.  Yap dedi yaptıklarımı , sen de mutlu ol benim gibi.

 

Duvara ilk çizik atanlarla şu an elinde kalem olan insanın derdi aynıydı: kendini tanıtmak.

 

Kendi benliğinde patlayan lavları dışarıya fırlatıp, ben bir volkanım tanıyın beni! İşte dumanım, işte lavım, işte kokum. Ben buyum…

 

Durmadı sonra insan.

 

Yazdı, yazdı, yazdı…

 

Volkanın dumanları sarınca etrafı kalkmaz mı bütün meraklı gözler.

 

Döndü bakışlar yazılana. Ve ilk yazı okundu. Okundu da ne mi oldu? Her şey…

 

Ben iken biz oldu yazılanlar. Kendini anlatmak için eline kalem alanlar diğerine yardım etmek için sarıldı silahına.

 

İnsan yazdıkça önder şahsiyet oldu.

 

Daha çok yazdı. Artık aşka dönüştü yazmak.

 

Keller uçtu, hudutlar kalktı, alkışlar koptu, eller semaya açıldı.

 

Yazdı ve okudu insan. Okudukça yükseldi omuzlar, yazdıkça değişti çağlar…

 

Okumak ve yazmak çağ atlatır ruhlara. Okumak doldurur ruh kabını insanın. Kalemi alan insanın ilk dokunuşu ruhundan damlayan ilk damladır. Okumadan dolmaz ve doymaz insanın ruhu. Doymayan ve taşmayan anlatamaz ruhunu. Okumayan içindeki ateşi harlayamaz. Okumayanın içi taşmaz bir volkan gibi.

 

Ve yazmayan açamaz çevresindeki kalın duvarlardaki ilk gediği.

 

Duvar…

 

İnsanın etrafında nefretlerinin, günahlarının, hırslarının ördüğü o kalın duvar. Her fikir bir dalgadır yamaçlarda ve her nefes rüzgâr gibi girer duvarın deliklerinden. İnsan içeriden bağırır ama dışarıya sadece ıslık sesi gelir. Sonra alır eline insan kitabı, okur. Okur… Nasıl aşılacak bu duvar? Çünkü aşan yazmıştır formülü. Okudukça açılır o gedik, okudukça yıkılır o duvar kâğıttan bir kule gibi.

 

İşte biz o kalede gedik açmak için çıktık yola.

 

İçimizdeki volkanın ateşini bastırdık. Fırınımıza sığdırdık.

 

Aşkımızı mihenk taşı yaptık.

 

Fikrimizi hamur yapıp, sürdük ateşimizin koynuna. Ve bekledik, bekledik, bekledik.

Dünyanın hazzına ve hızına kapıldık. Tam o anda geldi kokusu. Ta ciğerlere kadar çektik. Döndük baktık ki koku, fikir fırınımızdan geliyor. Aşkımız , ateşimiz , fikrimiz çıkmış fırından. Mahbez dedik ona ve sunduk acizane sofranıza. O geniş sofrada bir aş olarak kabul ederseniz, bir odun da siz atmış olursunuz bu fikir fırınımıza.

 

Nurullah HATİPOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir