Tasavvur Olmadan Tasdik Olmaz

Eğer bir medeniyetin ihyâsı için bu ömür harcanmayacaksa, atın fikirlerimi yakın MAHBEZ’de. “İşi ehline vermek” tabiri bizi bu konuda yazmaktan alıkoyması gerekirken, İslâm Medeniyeti’ne dair -hadsizlik ederek- birkaç kelam etmekten muradımız, yaralı ve bî ilâc zihin ve yüreklerimizi ferahlatmaktır.

Bir medeniyeti bir yönü veya özelliğiyle tanımlamak tarif-i nâkıs olur. Yine de tam bir tarif için gerekli olan yönleri ele almak faydadan hâli olamaz. Konumuz İslâm Medeniyeti olunca, üzerine kurulu olduğu dinamiklerin birer birer ele alınması medeniyetimize dâir bir tasavvur oluşturmak açısından önemlidir. Zira malumdur ki “tasavvur olmadan tasdik olmaz.”[1]bu sözün mucebini yerine getirmek maksadıyla bu ve sonraki birkaç yazımız İslâm Medeniyeti hakkında olacaktır.

İslâm Medeniyeti medeniyet oluşu itibariyle çok çeşitli bir yapı arz eder. Bir defa, işbu medeniyet, zeminini Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin[2] oluşturduğu bir binadır. İslâm Medeniyetinde hiçbir şey, ama hiçbir şey bu iki temel kaynağın onayını almadan var olamaz. Durum böyle iken, Müslümanların uğraş alanlarını belirleyen ve şekillendiren de yine bu iki kaynaktır.

İslâm Medeniyetinde söz konusu iki kaynağın vurgusu ile gelişen ve dikkate değer bir özellik manevî/soyut tarafın maddî/somut tarafa ağır basmasıdır. Bu durumun tezahürlerinden biri[3] İslâm Medeniyetindeki sanat anlayışıdır. İslâm’dan ilham alan Müslümanların bir medeniyet iddiasında bulunmaları kaçınılmazdı. Kurulacak medeniyetin olmazsa olmaz unsurları vardı. Biri de sanattı. Eğer insanlar bir dinin müntesibi olacak ve dahi bir medeniyete davet edileceklerdiyse, onların sanatsal yönlerinin de tatmin edilmesi gerekiyordu. Ancak tevhidi temel ilke kabul etmiş ve özellikle Mekke döneminde insanları tevhide çağırmış bir din için hiçbir şey bu ilke açısından tavizler vermeye değmezdi. Bunun farkında olan Müslümanlar zamanla, heykel gibi putperestliği özendirecek sanatlara yönelmek yerine kendi sanat anlayışlarını ürettiler. Hat, ebru, tezhîb vb. sanatlar medeniyetimizin duygularına tercüman olan sanatlardır. Zira bunlarda bir varlığı tasvir etmek yoktur. Aksine, büyük oranda Allah-insan-kevn ilişkisini anlamaya ve sanat diliyle anlatmaya çalışan bu sanatlardır. Soyutturlar. Soyut düşünmeyi telkin ederler. Belki de dilinden anlayanlara birkaç lahza dahi olsa zâhid/Hakk’ın gayrısından soyutlanan olmayı işaret buyururlar.

Hülâsa-i kelâm, İslâm Medeniyetinin sanat anlayışı soyuttur. Zira Allah tasvir edilemezdir. Tasvir edilemediği içindir ki sanata düşen, Allah-insan ilişkisini soyutlama üzerinden kurmaktır. Yaratıcısıyla bu şekilde bir ilişki kuran insan soyut düşünmenin hazzını alır ve artık maddîlerden inziva eder. Onun için somut olarak kalacak olan tek manalı şey Yaratıcısına olan kulluk göstergeleridir.

 

 

[1] Bu söz, mantık ilminin muhteviyatından gelir. Bu, şimdilik bizim konumuz değilse de bir yazımızı bu cümle üzerine kurmayı hedeflemekteyiz.

[2] İslâm Medeniyeti-Sünnet alakası için bkn. Tahsin Görgün, İlahi Sözün Gücü.

 MAHMUT SABUNCU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir