YARAMAZ OĞLANLAR: ÜF KÖTÜ, ÇOK FENA!

Bize renkli bir okuma sunan M. Menteş’e…

Zaman itliği iflah olmazlığa inkilâb ettirir. [Hasta yatağında son nefeslerini veren Tom Sawyer]

Bana çocuklardan oluşan bir ordu verin. Donunuzu kazağınızın üstünden çıkarayım. [Charles Lee Ray also known as Chucky]

I.

Aşağıdaki talimatı adım adım uygulayın:

  1. İki kişi bir araya gelir (A ve B diyelim).
  2. A’nın elinde boş bir kâğıt, B’nin elindeyse bitmek üzere olan bir ketçap/mayonez kutusu olur.
  3. A, kâğıdın üst kısmından iki eliyle tutar ve ilgili kısmı alt dudağına götürür. Kâğıdı büküp hızlıca üfler.
  4. Ayna anda B ketçap/mayonez kutusunu baş aşağı sallayıp şiddetlice sıkar ve tok bir ses çıkarmaya çalışır. Çıkan sesin kâğıttan çıkan sesle zaman bakımından örtüşmesi sağlanır.

Elde edilen bu ikili sesi akılda tutun, işimize yarayacak.

II.

90’ların fukaralık günlerinin birinde -o zamanlar az gelişmiş ülkeyim, Amerikalık nerdeee bildiğin abazanım– bir sabah her zaman olduğu gibi yataktan itlik ve serserilik için dikeldim. Beton delecek performansa ulaşabilmem için iki şey gerekliydi: Altar’ın oğlu Tarkan için şarap ve kadına tekabül eden bu iki şey biraz zeytinli ekmek ve sürekli koşan ve astronomik vuruş becerileriyle malzememizi davulumuzda trampet çaldıran bir Japon çocuğundan başkası değildi. Önce dağılmış üst başıma çeki düzen verdim: Atletimi içime soktum. Zira bir çocuğun dahi maraz çıkarmadan önce kendine saygı duyması gerektiğine inanırdım o zaman. Çapaklarımı halıya eşit ölçüde serptikten sonra sinsi bir yılan gibi mutfağa süzüldüm. Ne yemeliydim? Ne olursa olsun dün annemin terliğiyle vurarak döktüğüm ve sonra afiyetle yediğim evimizin duvarından daha lezzetli olmalıydı. Dolabın yere aynı zamanda başıma yakın ilk rafında gördüğüm yeşil zeytin kavanozu ilgimi çekti ilkin. Ancak günlük iş yükümün büyük çoğunluğunu oluşturan çizgi film izlemeleri sırasında yediğim yeşil zeytinlerin çekirdeklerini dolabın üstüne atmam yakın zamanda evde küçük çaplı bir infiale sebep olmuştu. Bundan dolayı zeytine burun kıvırarak baktım. Hatta içimden zeytin bahçesinin sahibi başta olmak üzere kavanoza girene kadar kimin emeği geçtiyse hepsinin anasını avradını asfaltta dümdüz koşturdum. Başka bir şey yemeğe karar verdim: Arkalarda gizlenen sinsi tam yağlı 12 ay müddetinde bekletilmiş ezine paketi. “Gel buraya namussuz!” diyerek ezineyi boz ayının uçan balığı hapazladığı gibi yakaladım. Dolaptan indirdim. Tezgâhın üzerine koydum [tezgâha boyumun yetmediğini altıma bir sandalye aldığımı söylememe gerek yok sanıyorum]. Gözüm haşarılığın Ronaldinho’su olan gözde müttefikim yani gardaşımın geçen gün zevk olsun diye babamın aldığı japon topları kestiği bıçağı aramaya başladı. Bıçağı elime alınca tek yüzüğü parmağına takmış Sauron gibi fiyakalı bir duruş takındım. Son Samurai filmindeki köye gelince Samurai kardeşlerden bir araba dayak yiyen ama Batılı kontejyanından faydalanarak kısa sürede önce köyün sonra da filmin gözbebeği olan [zira filmin sonunda tüm savaşçılar cartayı çekmişti] çakmanın çakması Samurai Tom Cruise gibi bıçağı havada bir o yana bir bu yana salladım. Damarlarımda peyniri kesecek o asil kanın mevcut olduğundan emindim. Peynirden bütün mahallenin kopillerine yetecek kadar kocaman bir blok kestim. Bıçağı evyeye bırakırken savaş kazanmış bir komutan gibi şendim. Nasıl olmam o gün dev gibi bir peyniri ye/n/dim. Peynirle işim bitince bu koca bloğu kaplayacak bir karbonhidrat katmanı aramaya başladım. Elf gözlerimin kazandırdığı avantajı hobbit boyum kaybettiriyordu. Bilbo Baggins halt etmişti. “Ulan bu çocukluktan ne çektim be!” diye hayıflanırken burnuma mis gibi bir koku geldi. Kokuyu bir hafiye titizliğiyle takip edince gömüyü buldum: Gece annemin yapmış olduğu ev ekmeğiydi bu. Ekmekten de koca bir parça kestim. Bilenler bilir. Ev ekmeği çok kalın olduğu için ekmek arası x yapmak için çok yanlış bir tercihtir. En ideal tüketim tarzı üzerine biraz salça yahut reçel sürerek sokakta yemektir. Ancak yaradılıştan sahip olduğum fırlamalıktan dolayı bu küçük çaplı tehlikeyi göze aldım. Hem peyniri de kesmiştim artık çok geçti yani. Ekmeğin arasına koca ezine bloğunu La Sagrada Familia’nın mahir mimarları gibi kan ter içinde yerleştirdim ve altına bir tepsi de alarak yegâne çalışma alanım olan televizyonun karşısına geçtim. Televizyon karşısında kilometre doldurmaya başladım.

Ekmekle aramdaki aşk kısa sürede tükenmişti. Ancak ekmek bitmek bilmiyordu. “Yedikçe çoğalan şey nedir?” diye sordum kendi kendime “çektikçe kısalan şey nedir?” sorusundan hareketle. Aç gözlülüğüm geçince önce kendime biraz söylendim. Sonra her kafası çalışan kişinin aklına gelebilecek ilk çözüm olan “Bırakıp acıkınca tekrar yeme” şıkkını o günkü kırtıpil hâlimize rağmen sanki kalantor bir balkon bebesiymişim gibi davranarak kalın bir blok kestiğim ve bunu yaparken suç ortaklarım olan kardeşlerimi hesaba katmadığım için kendi kendimden utanarak ve annemin tozumu alacağından endişe ederek hiç gündeme almadan şu kabir sorusuyla boğuşmaya başladım: Ekmeği ne yapacaktım?

Zıpırlığın ve zırtapozluğun Everest’ine tek başına çıkan ben, bir anda akşam ezanından sonra maçı bırakmayıp eve yarım saat geç kalan ve dönerken balkonda babasını gören bir çocuk gibi titremeye başlamıştım. Resmen ödüm herzeme karışmıştı. Vaziyet kertandı ve mariz tırakası beni Vikinglerle karşılaşan pembe mabadlı İngiliz beyefendilerine çevirmişti. O günkü idollerim olan hızlı kopiller Tom Sawyer ve Huckleberry Finn’in ruhlarından istimdat eylemeyi denedim: “Beni bu işten kurtarırsanız, kumlukta size bir anıt mezar yapmazsam en adi itim ulan!” Normal zamanda sürekli aklımı karıştıran bu iki fırlamanın şimdi ağızlarını bıçak açmıyordu. Resmen dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi teresler. Bir o odaya bir bu odaya gidip kadim bir hikmet vasıtası olan meşy-etmeyi denedim. Beşinci voltada meseleyi ayıktım. Evin penceresine yanaştım. Yan evlerin bahçelerine baktım. Mancınık sistemiyle komşu topraklara bereket saçmaya karar verdim. Ama öyle uzağa atmalıydım ki, kimse bu tanrı armağanının bizim evden yollandığını fark etmemeliydi. Gözüme bir yeri kestirdim ve gülleyi savurdum. Hoooop tıs. Olmuştu işte. Yine muzaffer bir kumandan edasıyla evde bir oraya bir buraya yürüdüm. Kendi kendimi tebrik ederken, güllelerimin ağırlaştığını hissediyordum.

III.

Üç saat evde rutin çocuk işleriyle geçti: Ev eşyalarının şiddete mukavemetini ölçmek, kardeşlerimle maraza çıkarıp annemin bize sunduğu mariz kumpanyasında gönüllü koyun postu olmak ve anneme çok önemli bir işin bittiğini bağırarak ifade etmek vs. Güneşin öğle vaktinden yaka silkip ikindiye meyletmeye başladığı saatlerden birinde evin zili zehir zemberek bağırmaya başladı. Mordor’a giden gizli merdivenleri andıran basamaklardan Gollum atikliğiyle indim. Kapıyı açtığım anda ekmek almak için annesinin verdiği 100’lüğü yolda gelirken düşürdüğünü bakkalda fark eden sümüklü bir çocuk gibi yahut seken topa vurduğu voleyle topun süzülerek bir arabanın aynasını kırdığını an be an izleyen bir velet gibi oldum. Karşımda topraklarına bereketler yağdırdığım evde yaşayan gudubet mendebur karı duruyordu. Abliyi kaçırmış, asfalyaları gevşetmiş, nereye tüyeceğimi kestiremez olmuştum. Elinde bir faraş faraşın içinde de benim naçiz peynirbloğum. Bir anda Smeagol oluvermiş, karşımda bana nefretle bakan Samwise Gamgee’den merhamet dilenmek isteği uyanmıştı içimde. “Anneni çağır” dedi tıslayarak. Kendine kendime “Oğlum bu Nagini kılıklı karıdan kurtuluş yok” dedim ve fukara anama seslendim: “Anneeee”. Anneciğim her zamanki narin adımlarıyla geldi. Buruşuk başladı motor gibi ötmeye. Yanında yerden bitme torununu da getirmişti adi karı. Söylevine önceden hazırlandığı belliydi. Bu mıymıntıyı da büyük ihtimal inandırıcılığı arttıran bir materyal olarak yanında sürüklemişti. Elindeki faraşı ve doğal olarak benim hazırladığım sütlü gülleyi göstererek “Kızım bunu bahçede buldum. Size mi ait?” diye sordu. Kendi hazırladığı ekmeği ve babamın aldığı tam yağlı 12 ay müddetinde bekletilmiş ezineyi gören annem bana öyle bir bakış attı ki sormayın besmele görmüş şeytana döndüm. Bir an duraksadı, ne diyeceğini bilemedi zavallı. Dedim ya yoksulluk yılları. Herhâlde böyle bir dingilliği nasıl yaptığımı anlamaya çalışıyordu içinden. Copa dışkılamıştım, foyam düşmüştü, hilal taktiğine maruz kalıp hoşaf olan Çinliler gibi hezimete uğramıştım. Bir sed şarttı ve uzun olsa iyi olurdu. Anneciğim hemen kendini toplayıp kadına nazikçe “Teyzeciğim onu siz bırakın burada bizim kedilerimiz var onlara yediririz” dedi. Ama kadın susmak bilmiyordu. Kabir azabımı arttırmaya kararlıydı. Yanındaki sümüklü veledi de paçalarıma bevletsin diye getirmişti, belliydi. Moruk, “Yok ondan değil de kızım bizim bu peynire verecek paramız yok. Biz zaten alamayız böyle şeyleri ona üzüldüm ben” deyince, annemle aramızdaki kuvvet-i muhtemel muharebe garantili ikinci cihan harbine dönüştü. Başıma gelecekleri çok iyi çakozladım. Hızlıca arka odaya fıydım, araziye uymuş bir şekilde mendebura defter-i kebirimden sunturlu yaldızlı maniler okumaya başladım. Kadın resmen deplasmanda 7-0’lık bir skorla ezici bir mağlubiyete uğratmıştı beni. Saklandığım yerden yaklaşmakta olana kendimi hazırlamaya başladım.

IV.

Anneciğim odaya Khazad-dûm köprüsüne Gandalf’ı hacamat etmeye gelen[1] Balrog gibi girdi. Elinde favori materyalleri olan terlik yahut oklava yoktu. Anlamıştım beni elleriyle boğacaktı. Gerilim müzikleri çalmaya başlamış, gerim gerim gerilirken donlarıma son kez meleyen kurbanlık koyunlar gibi zeytin dökmeye başlamıştım. Annemin saklandığım yeri deşifre etmesi çok geç olmamıştı. Beni tuttuğu gibi havaya fırlattı. Peter Pan hâlimi görse işi bırakır, Neverland’in anahtarını bana verir, “Saygılar bizden ağbii” derdi. Duvarla küçük çaplı bir yakınlaşmamız oldu. Ardından sağlı-sollu darbelerle yüzümün fotokopisini çıkarmaya geçti. Samanyolu galaksisindeki bütün yıldızların ve gezegenlerin isimleri bana vahyolunuyordu sanki. Resmen dayaktan akordeon olmuştum. Vuruyor ancak bir türlü hevesini alamıyordu. Sonra bir anda hiç beklemediğim bir şey oldu: Kulaklarımdan birini mengene gibi kavradı ve asıldı (I numaralı bölümü tekrar okuyun). Kulağımdan akan pekmez anneciğimi yine o sevecen kadına çevirmişti. Leşimi kenara bırakıp odayı terk etti. Ama biz kaçın kurasıyız, Azrail’e çektiğim el enseyle postu deldirmekten son anda kurtuldum. Şimdi siz soracaksınız iflah oldun mu diye. Bu sorunun cevabını sizin sivri zekâlarınıza bırakıyorum.

Unutmadan: Burada anlatılanların tamamı ekvatorda kanat çırpan bir kelebeğin Türkiye’de tornadoya sebep olması ihtimalince gerçektir.

Sözlük: Some Kind of Küllük

A&B: Kâğıt ve ketçap kutusuyla ölüm müziği çalabilen yegâne harfler.

Abazan: Karnı aç kimse.

Abliyi kaçırmak: Soğukkanlılığını kaybetmek.

Amerika: Zengin olmak.

Araziye Uymak: Saklanmak.

Asfalyaları Gevşetmek: Ayaklarının bağı çözülmek.

Az Gelişmiş Ülke: Ufak tefek, çelimsiz olmak.

Copa Dışkılamak: Başarısızlığa uğramak.

Çizgi Film İzlemeleri: Bir çocukta cihan hâkimiyeti anlayışını geliştiren ve özellikle sabah ve ikindi saatlerinde yoğunlaşan bir çeşit uğraşı.

Ev Ekmeği: Evde yapılan ekmek. O dönem maddî olarak çok darda olduğumuz için fırından/bakkaldan ekmek almazdık. Annem sürekli evde ekmek yapardı.

Kertan: Korkunç durum.

Kırtıpil: Fakir kimse.

Kumluk: Özellikle bilye ve futbol oynanan boş arazi.

Mariz Tırakası: Dayak korkusu.

Menteş: 1. [Deneme yazılarında] Sayılarla konuşan kâhin. 2. [Romanlarda] Âlemci ve neşeli. Mehdilik iddiası yok. 3. [Şiirde] Bir çeşit manav: Kıvançla taşıyorum Türk şiirine dokuz kasa greyfurt.

[1] İlgili sahnenin vahametini görmek için: https://www.youtube.com/watch?v=mJZZNHekEQw.

 

MADEN

One thought to “YARAMAZ OĞLANLAR: ÜF KÖTÜ, ÇOK FENA!”

  1. Başına çekirge konmuş ama ne yapacağını bilemeden öylece duran bir çocuk edası ile okuduk. Harika.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir